~ TwiLighTuRK ~
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Breaking Dawn-Şafak Vakti Türkçe Çeviri Bölüm 1(Nişan)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
єηdLєSS Lσωє
єηdLєSS Lσωє


Mesaj Sayısı : 465
Kayıt tarihi : 07/03/10
Yaş : 23

MesajKonu: Breaking Dawn-Şafak Vakti Türkçe Çeviri Bölüm 1(Nişan)   Ptsi Mart 08, 2010 9:25 am

Kimse sana gözünü dikip bakmıyor diye söyedim kendime. Kimse sana bakmıyor, kimse sana bakmıyor.

Ama kendimi ikna edebilcek kadar iyi yalan söyleyemediğimden, kontrol etme gerekliliği duydum.

Kasabadaki üç trafik lambasından birinin yeşile dönmesini oturup beklerken, sağ tarafıma baktığımda küçük minibüsünün içinde Mrs. Weber bütün vücuduyla bana doğru döndüğünü gördüm. Gözleri benimkilere odaklandı ve ben de geri çekildim, neden bakışlarını çekmediğini veya utanmış görünmediğini merak ettim. İnsanlara dik dik bakmak hala kabalık olarak nitelendiriliyordu, değil mi? Bu artık benim için geçerli değil miydi?

Sonra arabamın camların çok koyu bir renk olduğunu, arabanın içerisinde benim olduğuma dair hiçbir fikri bile olmadığını ve aslında bana bakmadığını, arabaya dikkatlice baktığını düşünerek rahatlamaya çalıştım.

Arabam. İçimi çektim.

Sola kısa bir bakış attım ve şaşkınlıktan inledim. Kaldırımda donmuş iki yaya, arabama dik dik bakarken karşıya geçme şanslarını kaçırıyorlardı. Arkalarında, Mr. Marchall küçük hediyelik eşya dükkânının dökme camından aptalca bir şekilde bakıyordu. En azından burnunu cama bastırmamıştı. Henüz.

Işık yeşile döndü, uzaklaşmak için acele etmemle beraber, düşünmeden gaz pedalına çok hızlı bir şekilde bastım, normalde benim eski Chevy kamyonetim olsaydı hareket ettirmek için yumruklamalıydım.

Motor avcı bir panter gibi hırlarken, araba çok hızla sarsıldı, bedenim siyah deri koltuğa hızla çarptı ve karnım omurgalarıma rağmen düzleşti.
“Hay Allah!” Nefesimi tutup, el yordamıyla freni aradım. Başımı tutarak, sadece pedala bastım. Araba sarsıldı ama yine de durdu.

Etraftaki tepkiye bakmaya katlanamadım. Eğer bu arabayı daha önce kimin sürdüğüne dair bir şüphe vardıysa da artık yoktu. Gaz pedalına, ayakkabımın ucuyla ve hatta nazikçe sayılabilecek bir şekilde yarım milimetre kadar bastım ve araba tekrar ilerledi.


Kendimi amacım olan benzin istasyonuna ulaşmaya ayarladım. Eğer arabamdan buharlar çıkıyor olmasaydı, kasabaya gelmezdim. Bu günlerde toplum içinde zaman geçirmekten kaçındığımdan ötürü birçok şeyi almaktan kendimi mahrum bırakıyordum, gazoz ve ayakkabı bağı gibi.

Yarıştaymışım gibi hareket ediyordum, kaportayı açtım, suyu ve yağı değiştirilecekti daha sonra benzin kapağını açtım kredi kartımla ödemeyi yaptım, saniyeler olmadan hortum benzin deposundaydı. Tabi ki, ölçme aletindeki rakamları düzene sokmak için yapabileceğim bir şey yoktu. Ağır bir şekilde yazılabildi, sanki bunu sadece beni sinirlendirmek için yapıyordu.

Dışarısı pek parlak değildi Forks, Washington’da tipik çiseleyen yağmurlu bir gün, ama yine de sahne ışıkları sanki üzerime doğrultulmuş gibiydi, sol elimdeki narin yüzük dikkat çekiyordu. Böyle zamanlarda bakışları arkamda hissediyordum, yüzük sanki neon ışıkları gibi titreşiyordu; bana bak, bana bak.

Kendi halimi fazlaca düşünmek aptalcaydı ve bunu biliyordum. Üstelik annem ve babam, insanların nişanım hakkında ne söylediklerini gerçekten umursuyorlar mıydı? Yeni arabam hakkında? Ivy League Koleji’ne gizemlice kabul edilişim hakkında? Şu an arka cebimde duran, çok taze hissettiren, parlak siyah kredi kartı hakkında?

“Evet, ne düşündükleri kimin umrunda?” nefesimin altından söylendim.

“Şey, bayan?” bir adam seslendi.

Döndüm, keşke dönmeseydim.

İki adam tepesine yepyeni bir kayak takımı bağlı olan bir arazi aracının yanında dikiliyordu. İkisi de aslında bana bakmıyorlardı; sadece gözlerini dikmiş arabama bakıyorlardı.

Kişisel olarak, üstüme alınmadım. Ama sonra, Toyota, Ford ve Chevy’nin sembollerini ayırt edebildiğim için kendimle gurur duydum. Bu araba tek renk idi, parlak siyah, ipek gibi parlak ve çok güzledi ama yine de benim için sadece bir arabaydı.

“Rahatsız ettiğim için özür dilerim, ama kullandığınız arabanın markasını söyleyebilir misiniz?” diye uzun boylu olan sordu.

“Şey, bir Mercedes, değil mi?”

“Evet,” dedi adam kibarca, kısa arkadaşı cevabıma gözlerini devirirken. “Biliyorum. Ama bu, merak ediyordum da…kullandığınız bir Mercedes Guardian mı? Adam bu adı büyük bir saygı duyarak söyledi. Bu çocuğun benim…benim nişanlım (düğünün birkaç gün sonra olduğu gerçeğinden kurtuluş yolu yoktu) Edward Cullen ile iyi geçineceğine dair bir hisse kapıldım. “Avrupa’da henüz mevcut olmaması gerekiyordu,” adam devam etti, “bırakalım burada.”

Gözleri arabamın dış hatlarını incelerken bir an arabamın bana herhangi diğer Mercedes Sedan’lardan pek farklı görünmediğini fark ettim, ama nasıl bilebilirdim ki? Kısa bir süre için nişanlı, düğün, koca, vb. gibi kelimelerle kendi konularımı düşündüm.

Sadece aklımda hepsini bir araya koyamamıştım.

Diğer taraftan, beyaz gelinlik ve buketlerin ne kadar aptalca olacağı düşüncesi korkuyla yerimde sinmeme neden oluyordu. Ama bundan daha fazlası ile yüzleşmem gerekiyordu, ağırbaşlı bir şekilde orta yolu bulmak, saygıdeğer olmak, koca gibi sıkıcı kavramla beraber Edward’la birlikte olmak. Bu başmeleğin, muhasebeci gibi rol yapmasıydı; ben onu herhangi sıradan bir rolde bile gözümde canlandıramıyordum ki.


Her zamanki gibi, Edward hakkında düşünmeye başladığımda, istemeden de olsa hayallerim başımı döndürdü. Yabancı dikkatimi çekmek için boğazını temizlemek zorunda kaldı; hala arabanın yapımı ve modeli hakkında cevap bekliyordu.

“Bilmiyorum,” diye dürüstçe söyledim.

“Onunla birlikte fotoğraf çektirmemizin herhangi bir sakıncası varmı?”

Bunu anlamam bir saniyemi aldı. “Gerçekten mi? Arabayla fotoğraf mı çekilmek istiyorsun?”

“Tabi ki çünkü eğer kanıt götürmezsem kimse bana inanmayacak.”

“Şey. Tamam. Olur.”

Hızla benzin hortumu bir kenara koydum ve fotoğraf çektirmek için deli gibi istekli adam arka cebinden kocaman, profesyonel bir kamera çıkarırken bende saklanmak için ön koltuğa sessizce sindim. O ve arkadaşı değişerek kaputun yanında poz verdiler ve sonra arabanın arkasında fotoğraf çekmeye gittiler.

“Kamyonetimi özledim,” diye kendi kendime sızlandım.
Edward’la bu dengesiz uzlaşmaya karar vermemizden sadece birkaç hafta sonra, benim kamyonetim çok, çok kullanışlı olan son kez hırıldadı ve tekledi, artık çalışmayacak hale gelmişti. Kamyonetimin ömrünü doldurması, Edward’ın yerine başka bir araba alabilmesi için izinli olmasını sağlayan bir detaydı. Edward bunun sadece beklenen bir şey olduğuna dair yemin etti; kamyonetim uzun yaşamıştı, bütün bir hayat ve sonunda doğal sebeplerden dolayı zamanı dolmuştu. Ona göre böyleydi. Ve tabi ki, onun öyküsünü doğrulayacak ya da kendi başıma kamyonetimi ölümden kurtarmayı deneyecek yolum yoktu. Favori araba tamircim…

Bu soğuk düşünceyi durdurdum, sonunun gelmesine izin vermeyi reddettim. Bunun yerine, arabanın duvarlarıyla sessizleştirilmiş, dışarıdaki adamların seslerini dinledim.

“…online videosunu izlemiştim, alev makinesi ile arabanın üzerine gittiler. Boyası bile buruşmadı.”

“Tabi ki buruşmaz. Bu bebeğin üzerine tank bile devirebilirsin. Bunun için burada pek piyasası yok. Çoğunlukla Ortadoğulu diplomatlar, silah tüccarları ve uyuşturucu baronları için tasarlandı.”

“Kızın da böyle biri olduğunu mu düşünüyorsun?” yumuşak bir sesle kısa olan sordu. Yanaklarım alev alev yanarken başımı eğdim.

“Şey,” dedi uzun olan. “Belki. Buralarda füze geçirmez cam ve dört bin sterlinlik gövde zırhına neden ihtiyaç olacağını hayal edemiyorum. Daha tehlikeli bir yere yönlenmiş olmak zorunda.”

Gövde zırhı. Dört bin sterlinlik gövde zırhı. Ve füze geçirmez cam? Harika. Modası geçmiş, iyi kurşungeçirmez cama ne oldu?

Güzel, en azından bu biraz mantıklıydı eğer sapkın bir espri anlayışınız varsa.

Edward ın anlaşmamızın avantajlarından yararlanmasından hoşlanmamıştım ağırlık onun elineydi ve bu ona benim kabül edebileceğimden bile daha fazla şey verebilmesini sağlamıştı. Kamyonetimi, yerine başka bir şey koymak gerektiğinde değiştirmesinde anlaşmıştım, tabi ki bu anın bu kadar çabuk gelmesini ummuyordum. Kamyonetin kaldırım kenarında cansız resim gibi klasik Chevy hürmetinden başka bir şey olmadığını itiraf etmek zorunda kaldığımda, yerine başkasını koyma fikrinin beni büyük ihtimalle utandıracağını biliyordum. Beni dik bakışların ve fısıltıların odak noktası yaptı. Bu kısım hakkında haklı oldum. Ama en karanlık hayallerimde bile bana iki araba alacağını önceden göremedim.

Çıldırdığımda “önceki” araba ve “sonraki” araba diye açıkladı.

Bu sadece “önceki” arabaydı. Bunun ödünç alınmış bir araba olduğunu söyledi ve düğünden sonra geri vereceğine söz verdi. Bütün bunlar kesinlikle benim için bir anlam ifade etmemişti. Şimdiye kadar.

Ha ha. Çünkü ben çok kırılabilir narin bir insandım, çok kazaya eğilimli, kendi tehlikeli kötü şansımın büyük bir kurbanıydım, görünen o ki güvende olabilmek için tank geçirmez bir arabaya ihtiyacım vardı. Çok gülünç. O ve erkek kardeşlerinin arkamdan bu şakaya epey eğlendiğine emindim.

Veya belki, sadece belki, küçük bir ses kafamın içinde fısıldadı, bu şaka değil aptal. Belki gerçekten senin hakkında endişeleniyor. Seni korumak için biraz ileri gitmesi, bu ilk defa olmayacaktı.

İçimi çektim.

“Sonraki” arabayı henüz görmedim. Cullen’lerin garajının en derin köşesinde bir çarşafın altına gizlenmişti. Ailenin çoğu üyesinin şimdiye kadar en azından bir göz attılarını biliyordum, ama ben gerçekten bilmek istemiyordum.

O arabada büyük ihtimalle gövde zırhı yoktu çünkü balayından sonra ona ihtiyacım olmayacaktı. Gerçek yok edilemezlik, dört gözle beklediğim birçok avantajdan sadece biriydi. Bir Cullen olmanın en iyi kısımları pahalı arabalar ve etkileyici kredi kartları değildi.

“Hey,” uzun adam seslendi, içeriyi dikkatlice görebilmek için ellerini gölgeleyerek cama bastırdı. “Şu an işimiz bitti. Çok teşekkürler!”

“Bir şey değil,” diye cevap verdim, motoru çalıştırdığım an gerildim ve sonra iç rahatlığıyla pedala bastım, çok nazikçe.

Kaç defa eve giden bu tanıdık yolda araba sürmüş olduğum fark etmiyordu, yağmurla rengi solmuş el ilanlarını hala geçmişte bırakamıyordum. Her biri, telefon direklerine zımbalanmış ve sokak işaret levhalarına bantlanmıştı, bütün bunlar bana hep yeni bir tokat gibiydi. Çok hak edilmiş bir tokat. Beynim daha önce hemen engellediği düşünceleri, tekrar engellemede başarısız oldu. Bu yolda bundan kaçınamıyordum. Favori araba tamircimin fotoğrafları belirli aralıklarla yanımdan şimşek gibi geçerken olmuyordu.

En yakın arkadaşım. Benim Jacob’um.

Bu çocuğu gördünüz mü? posterleri asmak Jacob’un babasının fikri değildi. Bu fikir benim babam Charlie’nindi, bütün el ilanlarını yazdırıp, kasabanın her tarafına yaymıştı. Ve sadece Forks’a değil, Port Angeles, Sequin, Hoquiam, Aberdeen ve Olimpic Peninsula’daki diğer bütün kasabalara bu el ilanlarını göndermişti. Aynı zamanda Washington eyaletindeki tüm polis istasyonlarının duvarlarında aynı el ilanının asıldığına emin olmuştu. Kendi istasyonundaki mantar tahtanın tamamı Jacob’u bulmaya adanmıştı. Ama mantar tahta genelde çok boş oluyordu bu yüzden hayal kırıklığına ve hüsrana uğramıştı.

Babam hiçbir ilandan cevap gelmediğini görünce daha da hayal kırıklığına uğradı. Jacob’un babası ki Charlie’nin en yakın arkadaşı, Billy ile birlikte en çok hayal kırıklığına uğrayan oydu. On altı yaşındaki kaçak oğlunun aranmasına Billy daha fazla karışmıyordu. Billy el ilanlarını La Push’a, Jacob’un evinin olduğu deniz kıyısında ayrılmış bölgeye asmayı reddediyordu. Görünen o ki, güya yapabileceği bir şey yok diye, Jacob’un kaybolması olayının peşini bırakmıştı Şöyle diyordu, “Jacob artık büyüdü. İstediği zaman eve döner.”

Ve babam Billy’nin tarafında olduğum için de hayal kırıklığına uğramıştı.

Ben de posterleri asmazdım çünkü. Çünkü Billy ve ben, ikimizde Jacob’un nerede olduğunu tahmini olarak biliyorduk, ve biz bunun yanında onu şu anda kimsenin göremeyeceğini de dokunaklı bir biçimde biliyorduk.

El ilanları boğazıma her zamanki gibi büyük bir yumru gibi oturdu, her zamanki yakıcı gözyaşları belirdi gözlerimde ve Edward’ın bu cumartesi avlanmaya gittiği için memnun olduğumu fark ettim. Eğer Edward tepkimi görseydi, bu onu da sadece berbat hissettirirdi.

Tabi ki, cumartesi olduğu için bazı engeller vardı. Yavaş ve dikkatlice kendi sokağıma döndüğümde, babamın polis kamyonetini evin önünde görebilirdim. Bu gün de yine balığa gitmemişti. Hala düğün hakkında surat yapıyordu.

Bu yüzden içerideyken telefonu kullanamayacaktım. Ama aramak zorundaydım…

Chevy heykelinin arkasına, kaldırımın kenarına park ettim ve Edward’ın bana acil durumlar için verdiği cep telefonunu eldiven bölmesinden çekip dışarı çıkardım. Numarayı çevirdim, telefon çalarken parmağımı “kapama” düğmesinde tutuyordum. Gerekirse diye.

“Merhaba?” diye Seth Clearwater cevapladı ve ben rahatlayarak içimi çektim. Onun büyük kardeşi, Leah ile konuşmak için çok ödlektim. Leah’e gelince “başımın etini yemek” cümlesi bütünüyle konuşmayı tasvir ediyordu.

“Hey, Seth, ben Bella.”

“Oh, Selam, Bella! Nasılsın?”

Tıkandım. Güven vermekten aciz bir şekilde “İyiyim.” diyebildim

“Son gelişmeler için mi aradın?” “Medyum olmalısın.”

“Pek sayılmaz. Ben Alice değilim biliyorsunki” dedim
“Biliyorum sen sadece tahmin edilebilirsin,” diye şaka yaptı. La Push’ta Quileute sürüsünden biri gittiğinden biri, sadece Seth, Cullenların adından bahsederken rahattı, her şeyi bilen yakında görümcem olacak kişi hakkında espri yapması şöyle dursun.

“Öyleyim biliyorum.” Bir dakika için teredüt ettim. “O nasıl?”

Seth içini çekti. “Herzamanki gibi. Konuşmayacak, yine de bizi duyduğunu biliyoruz. İnsan gibi düşünmemeye çalışıyor, bilirsin işte. Sadece içgüdüleriyle hareket ediyor.”

“Şu an nerede olduğunu biliyor musunuz?”

“Kuzey Kanada’ da biryerde. Hangi eyalette olduğunu söyleyemem sana ama. Eyalet isimlerimin yazdığı tabelalara pek dikkat etmiyor.”

“Hiç işaret…”

“Eve gelmiyor, Bella. Üzgünüm.”

Yutkundum. “Önemli değil, Seth. Biliyorum daha önce sormuştum. Elimde olmadan gelmesini istiyorum işte.”

“Evet. Hepimiz aynı şekilde hissediyoruz.”

“Seth, bana katlandığın için teşekkürler. Diğerlerinin sana bu konuşmadan ötürü kızacağını biliyorum.”

“Senin çok büyük hayranların değiller,” neşelice söylediğime katıldı. “Yanlış bir haraket bence. Jacob kendi seçimlerini yaptı, sende kendi seçimlerini. Jake bu konu hakkındaki tutumlarından hoşlanmıyor. Tabi ki, senin onu kontrol etmenden de çok heyecanlanmıyor.”

Soluğum kesildi. “Seninle konuşmadığını sanıyordum?”

“Bizden her şeyi saklayamaz, zor olmasına rağmen deniyor.”

Demek ki Jacob endişelendiğimi biliyordu. Bu konu hakkında nasıl hissettiğime emin değildim. İyi, en azından gün batımına kaçıp onu tamamen unutmadığımı biliyordu. Benim böyle bir şey yapabileceğimi düşünmüş olabilirdi.

“ Sanırım seni… düğünde göreceğim,” dedim, o kelimeyi dişlerimin arasından çıkmaya zorlayarak.

“Evet, ben ve annem orada olacağız. Bizi çağırman çok hoş.”

Sesindeki heyecana gülümsedim. Gerçi Clearwater’ları çağırma fikri Edward’ındı, bunu düşündüğü için memnundum. Seth’in orada olması güzel olacak,kayıp sağdıcımla, nasıl olursa olsun ince bir bağlantı. “Sensiz aynı olmazdı.”

“Edward’a selam söyle, tamam mı?”

“Tabi ki.”

Kafamı salladım. Edward ve Seth arasında türeyen arkadaşlıkla ilgili bir şeyler hala aklımı karıştırıyordu. Buna rağmen, bu arkadaşlığın saçmalığı bazı şeylerin bu şekilde olmaması gerektiğinin kanıtıydı. Vampirler ve kurt adamlar eğer sadece herhangi bir niyetleri olduğunda iyi geçinebilirlerdi.

Herkes zaten bu fikri sevmemişti.

“Ah,” dedi Seth, sesi bir oktav daha sert çıkmıştı. “Şey, Leah eve geldi.”

“A tamam! Görüşürüz!” dedim

Telefon kapandı. Telefonu koltuğun üzerine bıraktım ve kendimi zihinsel olarak Charlie’nin içeride beni beklediği eve girmeye hazırladım.

Şu an zavallı babamın ilgilenmesi gereken çok şey vardı. Taşıyabileceğinden fazla yük, sırtına binmiş önemsiz yüklerden biri de kaçak Jacob’tu. Bir o kadar da benim hakkımda endişeleniyordu, yasalarca yetişkin hale gelmiş kızı sadece birkaç gün içinde evli olacaktı.

Hafif yağmurun içinden yavaşça yürüdüm, ona anlattığımız akşamı hatırlayarak…

Charlie’nin kamyonetinin sesi onun döndüğünü anons ederken, yüzük birden parmağımda daha da ağırlaştı. Sol elimi sadece cebime sokuşturmak istedim, yada üzerine oturmak, ama Edward soğukkanlıydı, elimi sağlamca ve sımsıkı önde ve ortada tuttu.

“Huzursuzlanmayı kes, Bella. Burada bir cinayeti itiraf etmediğini hatırlamaya çalış lütfen.”

“Senin için söylemesi kolay.”

Babamın botlarının kaldırımda gürültüyle yürümesinin uğursuz sesini dinledim. Anahtar zaten açık olan kapının deliğinde tıkırdadı. Bu ses bana korku filmlerinde kızın sürgüyü çekmeyip, kapıyı kilitlemeyi unuttuğunu hatırladığı bölümü hatırlattı.

“Sakin ol, Bella,” diye fısıldadı Edward, kalbimi hızlanmasını dinlerken.

Kapı duvara doğru hızlaca çarptı, ve ben elektrikle çarpılmış gibi yerimden sıçradım.

“Hey, Charlie,” diye seslendi Edward, tamamen rahatça.

“Hayır!” itiraz ettim nefesimi verirken.

“Ne?” diye fısıldadı Edward bana.

“Silahını asana kadar bekle!” dedim.

Edward gülümsedi ve serbest elini bronz rengi saçları üzerinde gezdirdi.

Charrlie üniformasının içinde ve hala silahlı bir şekilde köşeyi döndüğünde, bizi koltukta birlikte otururken yakalayınca yüzünü buruşturmamak için uğraştı. Son günlerde Edward’dan daha çok hoşlanmak için çok fazla çaba harcıyordu.Tabii ki bu açığa vurmanın o çabayı hemen sonlandıracağı kesindi.

“Hey, çocuklar.Nasıl gidiyor?”

“Seninle konuşmak istiyoruz,” dedi Edward, çok sakince.”İyi haberlerimiz var.”

Charlie’nin zoraki arkadaşça yüz ifadesi bir saniyede kuşkuya dönüştü.
“İyi haberler?” diye homurdandı Charlie, dosdoğru bana bakarak.

“Otur, baba.”

Tek kaşını kaldırdı, beş saniye boyunca bana gözünü dikip baktı, sonra sinirli bir şekilde koltuğa gitti ve ucuna oturdu, sırtı tüfek gibi düzdü.

“Sinirlenme baba.” Dedim uzunca bir sessizlikten sonra.”Her şey iyi.”
Edward yüzünü ekşitti ve biliyordum ki bu iyi kelimesine itiraz şekliydi. Muhtemelen o harika, mükemmel ya da harikulade’ye daha çok benzeyen bir şeyler kullanmış olurdu.

“Kesinlikle öyle, Bella, kesinlikle öyle. Eğer her şey o kadar iyiyse, o zaman neden böyle terliyorsun?”
“Terlemiyorum,” diye yalan söyledim.

Onun kızgın yüzüne bakmaktaksansa uzağa doğru bakmayı tercih ettim, Edward’a doğru yanaştım ve içgüdüsel olarak izleri yok etmek için sağ elimin tersiyle alnımı sildim.

“Sen hamilesin!” diye patladı Charlie.”Sen hamilesin, değil mi?”

Soru açıkça bana yöneltildiği halde, o şu an Edward’a yiyecekmiş gibi bakıyordu ve ben elinin silahına doğru gittiğine yemin edebilirdim.

“Hayır! Elbette değilim!” Edward’ı kaburgalarından dürtmek istedim ama biliyordum ki bu hareket sadece bana bir morartıya malolurdu. Edward’a insanların hemen bu kanıya varacaklarını söylemiştim! Aklı başında insanların onsekizinde evlenmek için başka ne nedeni olabilirdi ki? Onun cevabı benim gözlerimi devirmeme yol açtı. Aşk. Doğru.

Charlie’nin öfkeli bakışlarında açık bir gölge aydınlandı. Bu; ben doğruyu anlattığım zamanlarda yüzümde oldukça açık olarak belli olan ifadeydi, ve anladım ki o bana inandı.
”Oh, üzgünüm.” dedi
“Özrün kabul edildi.” Dedim

Uzun bir sessizlik oldu. Bir süre sonra farkettim ki herkes benim bir şey söylemem için bekliyordu.

Edward’a doğru baktım, paniğe kapılmıştım. Kelimelerin ağzımdan dökülebilmesinin hiçbir yolu yoktu.
Bana gülümsedi, omuzlarını dikleştirdi ve babama döndü.

“Charlie, bu konuda düzenin dışına çıktığımın farkındayım. Geleneksel olarak öncelikle sana sormalıydım. Saygısızlık etmek istemem, ama Bella zaten evet dediği için ve ben de onun seçimini küçümsemek istemediğimden, onu senden istemek yerine, onayını istiyorum. Biz evleniyoruz, Charlie. Onu dünyadaki her şeyden, kendi hayatımdan bile, daha çok seviyorum ve mucizevî bir şekilde o da beni aynı şekilde seviyor. Bize onayını verir misin?”

Kendinden çok emin, çok sakin gözüktü. Sadece bir anlığına, sesindeki salt güveni dinleyerek, nadir anlayışlı olmam gereken zamanlardan birini yaşadım, şu anda dünyaya nasıl baktığını kısa süreliğine görebildim. Birkaç kalp atım sesinden sonra, haberin mükemmelce anladığına emin oldum.

Ve sonra Charlie’nin yüzündeki ifadeyi yakaladım, gözleri yüzüğe kilitlenmişti.

Yüzü renkten renge girerken nefesimi tuttum, ten renginden kırmızıya, kırmızıdan mora, mordan maviye. Yerimden kalkmaya niyetlendim ne yapmayı palnladığımdan emin değilim; belki tıkanmadığından emin olmak için ilk yardım yapmayı deneyebilirdim ama Edward elimi sıktı ve sadece benim duyabileceğimm şekilde mırıldandı: “Ona bir dakika ver.”

Bu sefer sessizlik daha uzun sürdü. Sora Charlie’nin rengi gittikçe, tondan tona normale döndü. Dudakları büzüldü ve kaşlarını çattı. Onun “derin düşünce” ifadesini tanıdım. Bizim ikimizi uzunca bir süre tahlil etti sonunda yanımda oturan Edward’ın rahatladığını hissettim.
“Galiba bu kadar şaşırmamalıydım” diye homurdandı Charlie “Buna benzer bir şeyle çok yakında ilgilenmek zorunda kalacağımı biliyordum.”

Nefesimi verdim.
“Sen bunun hakkında emin misin?” diye sordu Charlie bana bakarak.

“Edward hakkında yüzde yüz eminim.” Hiçbir vurguyu kaçırmadan ona söyledim.

“Evlenmek olsa bile mi? Aceleniz ne?” Beni tekrar kuşkuyla gözledi.


Bu acelenin sebebi, Edward doksan yılı aşkın süredir onyedi yaş mükemmeliğinde donmuş halde kalırken, benim her geçen berbat günle ondokuza yaklaşıyor olmamdı. Benim kitabıma göre bu konu evliliği gerektirmiyordu, ama evlilik Edward’la yaptığımız hassas ve karmakarışık uzlaşmadan dolayı gerekliydi ve sonunda bu noktaya ulaştık, ölümlüden ölümsüze dönüşümüme ramak kalmıştı.
Bunlar Charlie’ye açıklayabileceğim şeyler değildi.

“Biz sonbaharda birlikte Dartmouth’a gidiyoruz Charlie,” Edward ona hatırlattı.”Bunu şey ben aslında doğru yoldan yapmak istedim. Bu benim yetiştirilme tarzım.” Omuz silkti.

Abartmıyordu; I. Dünya Savaşı boyunca eski moda ahlaki değerlerle büyümüşlerdi.

Charlie’nin ağzı büküldü. Tartışacak bir açık arıyordu. Ama ne söyleyebilirdi? Önce beraber yaşamanızı tercih ederdim mi diyecekti. O bir babaydı; elleri bağlanmıştı.

“Bunun olacağını biliyordum,” kendi kendine söylendi, memnuniyetsizce. Sonra, birden yüzü ifadesiz ve boş bir hal aldı.

Birden sesli olarak güldü. Bu beni yerimden fırlatmıştı. “Ha,Ha,Haaaaa” gülmeye devam ediyordu.

“Baba?” dedim endişeyle. Edward’a baktım ama o da Charlie’ye baktığı için yüzünü okuyamadım.

Charlie gülüşünü tekrarlayınca inanamayarak baktım, tüm vücudu birlikte sallandı.

Bir çeviri yapması için Edward’a baktıım, ama Edward gülümsemesini tutmaya çalışır gibi dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı.

“Peki, güzel,” tıkanırcasına konuştu. “Evlenin.” Bir diğer kahkaha dalgası onu salladı. “Ama…”

“Ama ne?” Israr ettim.

“Ama annene sen söylemek zorundasın! Reneé’ye bir kelime söylemiyorum. O senin görevin.” Gürültülü kahkahalara boğuldu.

Elim kapı tokmağında bekledim, gülümsüyordum. Kesinlikle, o zaman, Charlie’nin kelimeleri beni dehşete düşürmüştü. Nihai tehtid: Reneé’ye anlatmak. Onun kara listesinde erken evlilik canlı yavru köpekleri kaynatmaktan daha yukardaydı.
Kim onun tepkisini önceden tahmin edebilirdi ki? Ben değil. Kesinlikle Charlie değil. Belki Âlice. Ama ona sormayı düşünmemiştim.

“Peki, Bella” Demişti Reneé, ben ona boğulurcasına ve kekeleyerek imkânsız kelimeleri söyledikten sonra: Edward’la evleniyorum.
“Bana söylemek için bu kadar uzun zaman beklediğin için biraz kırgınım. Uçak biletleri sürekli pahalılaşıyor. Oh.” Kaygılandı.
“O zamana kadar Phil’in işinin bitmiş olacağını düşünüyor musun? Eğer smokin giymezse bu düğün fotoğraflarını mahfeder“
“Orda dur bir saniye, anne.” Dedim nefesim kesilerek.
“Bu kadar uzun süre beklemek derken neyi kastediyorsun?
Ben daha yeni ni…” – nişanlı kelimesini söylemeyi başaramadım- “her şey, bilirsin, bugün kararlaştırıldı.”
“Bugün? Gerçekten mi? Bu sürpriz oldu. Ben tahmin etmiştim…”

“Neyi tahmin etmiştin? Ne zaman tahmin etmiştin?”

“Şey sen geçen Nisan’da beni ziyarete geldiğinde, işler oldukça garanti altına alınmış gibi duruyordu, ne dediğimi anlıyorsun. Sen okuması çok zor biri değilsin tatlım. Ama hiçbir şey söylemedim, çünkü bunun faydası olmazdı biliyordum. Sen Charlie’ye çok benziyorsun.” İçini çekti, bir daha içini çekti.”Önce kararını verirsin, muhakeme yapmazsın. Elbette, Charlie’ye çok benzer şekilde, sen de kararlarına bağlı kalırsın.”

Ve sonra annemden duymayı umacağım son şeyi söyledi.


“Sen benim hatalarımı yapmıyorsun Bella. Sesin aptalca bir şekilde korkmuş geliyor ve tahmin ediyorum ki bu benden korktuğun için.” Kıkırdadı.
“Ne düşüneceğimden korktuğun için. Ve biliyorum evlilik ve aptallık hakkında çok fazla şey söyledim ve onları asla geri almıyorum sen onların özel olarak bana uygun olduklarını farketmelisin. Benden tamamiyle farklı bir insansın. Sen kendi hatalarını yapıyorsun ve eminim ki hayatında kendi pişmanlıklarını yaşayacaksın. Fakat bağlılık asla senin problemin olmadı tatlım. Bu işi kırk yaşındakilerden daha iyi yapma şansına sahipsin, biliyorum.” Reneé tekrardan gülmüştü.

“Benim küçük orta yaşlı çocuğum. Neyse ki başka bir yaşlı ruh bulmuş gibi gözüküyorsun.”

“Delirmedin değil mi? Kocaman bir hata yaptığımı düşünmüyor musun?”

“Şey, tabii ki, keşke birkaç yıl daha beklemiş olsaydın. Demek istediğim, sana kaynana olacak kadar yaşlı mı gözüküyorum? Bunu cevaplama. Ama bu benim hakkımda değil. Bu senin hakkında. Sen mutlu musun?

“Bilmiyorum. Şu an sadece seyirci gibiyim hayatıma.”
Reneé kıkırdadı.”O seni mutlu ediyor mu Bella?”
“Evet, ama“
“Ama ne?”
“Ama bana sadece şafak sökene kadar birbirlerine delilercesine âşık olan diğer ergenlere benzediğimi söylemeyecek misin?”

“Sen hiçbir zaman bir ergen olmadın tatlım. Sen kendin için en iyisini bilirsin.”

Son birkaç haftadır Reneé ondan beklenmeyen bir şekilde düğün planlarına dalmıştı. Her gün saatlerini telefonda Edward’ın annesiyle, Esmeyle geçiriyordu, kaynanaların iyi geçindiğine hiç şüphe yoktu. Reneé Esme’ye tapıyordu, ama sonra, herhangi birinin cana yakın müstakbel kaynanama zaten karşı koyabileceğinden şüphe ettim.

Bu bana takılma hakkı verdi. Edward’ın ailesi ve benim ailem benim bir şey yapmama, bilmeme ya da çok düşünmeme izin vermeden birlikte düğün hazırlıklarıyla ilgileniyorlardı.

Charlie kızgındı, elbette, ama işin güzel kısmı o bana kızgın değildi. Vatan haini Reneé’ydi. Onun zor kişiyi oynayacağına güvenmişti. Şimdi, nihai tehtidi yani anneye anlatmak kısmı büsbütün boşa çıkmıştı, artık ne yapabilirdi ki? Yapabileceği hiçbir şey yoktu ve bunu biliyordu. Bu yüzden evde yüzünü asarak ve dünyada hiçkimseye güvenmemeye dair birşeyler mırıldanarak dolaşıyordu.

“Baba?” diye seslendim ön kapıyı iterek açarken. “Ben geldim.”

“Bekle, Bella, olduğun yerde kal.”

“Ne?” diye sordum, istemsiz olarak duraklarken.

“Bana bir saniye ver. Ah, beni tamamen ele geçirdin, Alice.”

Alice?

“Üzgünüm, Charlie,” Alice titrek sesiyle cevapladı. “Nasıl?”

“Sanki bunun içinde kanıyorum”

“İyisin. Sakın yüzünü bozma ve güven bana.”

“ Neler oluyor” giriş kapısından tereddütle sormuştum.

“Bana Otuz saniye ver, lütfen, Bella.” dedi Alice. “Sabrın sonunda mükafatlandırılcak.”

“Ya ya,” diye Charlie ekledi.


Her adımımı sayarak ayağımı yere vurarak yürüdüm. Otuz saniye saymaya başladım ama ben daha otuza ulaşmadan önce Alice “Tamam, Bella, içeri gel!” dedi.

Dikkatle hareket ederek, küçük köşeden oturma odamıza döndüm.

“Oh,” dedim burnumdan soluyarak. “Waaaww. Baba. Sen –“

“Aptal görünüyorum?” diye söze karıştı Charlie.

“Ben daha çok zarif’e benzer bir şey düşünüyordum.”

Charlie’nin yüzü kızardı. Alice onun dirseğini tuttu, düz gri smokini gösterebilmek için onu küçük bir dairede çevirdi.

“Şimdi, kes şunu Alice. Kendimi salak gibi hissediyorum.”

“Benim tarafımdan giydirilen kimse asla salağa benzemez.” Dedi

“Doğru söylüyor baba. Müthiş görünüyorsun. Sorun ne?”

Alice gözlerini yuvarladı.”Bu son kontrol. Her ikiniz için de.”

Bakışlarımı genelde olmadığı kadar zarif olan Charlie’den ayırdım ve kotluğun karşısına boydan boya serilmiş heybetli beyaz giysi çantasını gördüm.

“Aaaaah.”

“Mutlu yerine git, Bella. Çok uzun sürmeyecek.”

Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapadım. Gözlerim kapalı halde tökezleyerek üst kattaki odamın yolunu tuttum. Sadece iç çamaşırlarım kalana kadar soyundum ve kollarımı dümdüz uzattım.
“Tırnaklarının altından bambu kıymıkları göstereceğimi düşünüyorsun,” diye kendi kendine homurdandı Alice beni takip ederken.

Ona hiç dikkatimi vermedim. Mutlu yerimdeydim.

Mutlu yerimde, bütün düğün karmaşası yapılmış ve bitmişti. Hepsi arkamda kalmıştı. Çoktan bastırılmış ve unutulmuş.

Biz yalnızdık, Edward ve ben. Bu sisli bulutlar kaplı şehirde durum belirsiz ve değişim halindeydi hava bulutlardan arınarak birden sanki bir kutup gecesine dönüşmüştü çünkü Edward beni şaşırtmak için balayına gideceğimiz yeri sır olarak saklıyordu. Ama ben tam olarak neresi kısmıyla ilgili değildim.
Edward ve ben birlikteydik ve ben uzlaşmanın bana düşen kısmını kusursuz biçimde yerine getirmiştim. Bu büyük olandı. Ama aynı zamanda, onun insafsız hediyelerini de kabul etmiştim ve bu bariz bir şekilde ortadaydı, Dartmouth Üniverstesine gitmeyi kabul etmiştim. Şimdi sıra ondaydı.

Beni vampire dönüştürmeden önce onun büyük uzlaşmada yerine getirmesi gereken bir koşul vardı.

Edward vazgeçeceğim insani şeyler hakkında saplantılı türden bir ilgiye sahipti, kaçırmamamı ve özlememi istemediği insani tecrübeler. Onların çoğu mezuniyet gibi, bana aptalca gözüküyordu. Kaçırmaktan endişe duyacağım bir tek insani tecrübe vardı. Elbette onun tamamen unutmamı umacağı tek şeydi.

İşte buradaydı. Artık insan olmadığımda neye benzeyeceğim hakkında bilgi sahibiydim. Yenidoğan vampirleri doğrudan görmüştüm ve bu vahşi günler hakkında olabilecek hikayeleri tüm ailemden dinlemiştim. Birkaç yıl için, en büyük kişisel isteğim susama olacaktı, yeniden ben olabilmem de biraz zaman alacaktı. Ve kendimi kontrol edebildiğim zamanlarda bile asla tam olarak şu anda hissettiğim gibi hissetmeyecektim.


İnsan… Ve tutkuyla aşık.

Bu deneyimi sıcak, kırılgan ve hormonlarının kontrolündeki vücudumu güçlü, güzel ve bilinmeyen bir şeyle değiştirmeden önde tamamlamak istiyordum. Edward’la gerçek bir balayı istiyordum. Beni içine atacağı tehlikeden korkmasına rağmen denemeyi kabul etti.

Alice’in ve üzerimde sürtünen, kayan satenin hayal meyal farkındaydım. Bir süre için tüm kasabanın benim hakkımda konuşuyor olmasını umursamadım. Çok yakında başrol oyuncusu olacağım düğünüm hakkında düşünmedim. Çok yakında çıkacağım yolculuk, yanlış zamanda kıkırdıyor olmam ya da çok genç olmak konusunda endişelenmedim. Gözlerini dikmiş bana bakan seyircileri ve hatta en yakın arkadaşımın oturması gereken boş koltuk hakkında da düşünmemeye çalıştım.

Edward’la birlikte mutlu yerimdeydim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://twilighturk.twilight-vampire.com
 
Breaking Dawn-Şafak Vakti Türkçe Çeviri Bölüm 1(Nişan)
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» şafak vaktinin devamı
» şafak saymak çok zor
» Atasözü ve Deyim Çevirileri
» En sevdiğin şarkı ve sözleri?
» Aya Kanno (Otomen)

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Twilight FORUM :: Twilight :: Kitaplar :: Breaking Dawn - Şafak Vakti Kitabı-
Buraya geçin: