~ TwiLighTuRK ~
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 New Moon - Yeni Ay Türkçe Çeviri 17.Bölüm(Ziyaretçi)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
єηdLєSS Lσωє
єηdLєSS Lσωє


Mesaj Sayısı : 465
Kayıt tarihi : 07/03/10
Yaş : 23

MesajKonu: New Moon - Yeni Ay Türkçe Çeviri 17.Bölüm(Ziyaretçi)   Ptsi Mart 08, 2010 9:22 am

17.Ziyaretçi

Doğal olamayacak kadar beyazdı, kocaman simsiyah gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu. Ziyaretçim kusursuzca, hareket etmeden duruyordu, hayal ettiğimden daha güzeldi. Dizlerim titredi, neredeyse düşüyordum. Sonra ona doğru koştum.
“Alice, ah Alice! “ dedim.
Ne kadar sert olduğunu unutmuştum, ona sarılmak sanki beton bir duvara çarpmak gibiydi.
“Bella!”
Kollarımı boynuna doladım, teninin kokusunu mümkün olduğunca içime çekmeye çalışıyordum. Değişik bir kokusu vardı, çiçek ya da baharat gibi değildi, limon ya da misk gibi de değildi. Dünyadaki hiçbir parfümle kıyaslanamazdı.
Soluklarımın başka bir şeye dönüştüğünü fark etmemiştim. Alice beni oturma odasındaki kanepeye, dizlerinin üzerine çekerken ağladığımın farkına vardım. Sanki serin bir taşın üzerine yatmak gibiydi ama taşın şekli benim vücudumun şekline göre şekil almıştı. Sırtımı yavaşça sıvazladı ve kendime gelmemi bekledi.
“Üzgünüm,” dedim. “Sadece…seni gördüğüme…çok sevindim!”
“Tamam Bella. Her şey yolunda”
“Evet,” diye haykırdım.
Alice iç çekti. “Ne kadar hayat dolu olduğunu unutmuşum,” dedi imali bir ses tonuyla.
Sel gibi akan gözyaşlarımın arasından ona baktım. Alice’in boynu sıkıydı, gergince beni kendinden uzakta tutuyordu, dudaklarını sertçe birbirine bastırmıştı. Gözleri zifiri karanlık gibi siyahtı.
Problemin ne olduğunu anlayınca geri çekildim. Susamıştı. Ve ben de iştah açıcı kokuyordum. Böyle bir şey düşünmeyeli uzun zaman olmuştu. “Pardon.”
“Bu benim hatam. Avlanmayalı uzun zaman oldu. Susamama izin vermemeliydim. Ama bugün biraz acelem vardı.”
Bakışları göz kamaştırıcıydı. “Konu açılmışken, bana hâlâ nasıl hayatta olduğunu anlatır mısın?”
Bu, hıçkırıklarımı durdurmama yetmişti. Neler olduğunu anlamıştım ve Alice’in neden burada olduğunu da.
Seslice yutkundum. “Beni düşerken gördün.”
“Hayır,” diye itiraz etti, gözleri kısılmıştı. “Seni atlarken gördüm.”
Dudaklarımı büzdüm ve ona çılgınca gelmeyecek bir açıklama yapma gereği duydum.
Alice kafasını salladı. “Ona bunun olacağını söyledim ama bana inanmadı. Bella bana söz verdi.” Sesi onu o kadar iyi taklit etmişti ki, karnıma bir sancı girdi. “Onun geleceğine bakma,” diye onu taklit etmeye devam etti. “Ona yeteri kadar zarar verdik.”
“Ama sadece bakmıyorum demek, görmüyorum anlamına gelmez ki,” diye devam etti. “Seni atlarken gördüğümde, hiç düşünmeden direk uçağa atladım. Geç kalmış olabileceğimi biliyordum ama hiçbir şey yapmadan da duramazdım. Ve sonra buraya geldiğimde, belki bir şekilde Charlie’ye yardımcı olabileceğimi düşündüm ve belki de sana.” Kafasını salladı. Sesi gergindi. “Senin suya girdiğini gördüm ve bekledim, senin dışarı çıkmanı bekledim ama sen çıkmadın. Neler oldu? Bunu Charlie’ye nasıl yaparsın? Bunun ona ne kadar zarar verebileceğini düşünemedin mi? Ve kardeşime? Hiç fikrin var mı Edward’ın ne – “
O an onu susturdum, tam onun adını söylediğinde. Onun devam etmesini isterdim ama onun yanlış anladığını fark ettim. Sesindeki muhteşem ton çok sürükleyiciydi ama lafını kesmem gerekiyordu.
“Alice, ben intihara teşebbüs etmiyordum.”
Bana şüpheyle baktı. “Yani bir uçurumdan atlamadın mı?”
“Evet,ama…” Gülümsedim. “Eğlence amaçlıydı sadece.”
Yüzü gerildi.
“Jacob’ın bazı arkadaşlarının uçurumdan daldıklarını gördüm.” Diye devam ettim. “Sanki…eğlenceli gibiydi ve benim canım çok sıkılıyordu…”
Bekledi.
“Fırtınanın dalgaları nasıl etkileyebileceğini düşünemedim. Aslında, suyu hiç düşünmedim bile.”
Alice buna inanmadı. Hâlâ benim kendimi öldürmeye çalıştığımı düşündüğü belliydi. Konuyu başka yöne çevirmeyi düşündüm.
“Eğer benim daldığımı gördüysen, neden Jacob’ı da görmedin?”
Kafasını yana eğdi, dikkati dağılmıştı.
Devam ettim. “Eğer Jacob benden sonra atlamasaydı, boğulacaktım. Atladı ve beni dışarıya çıkarttı. Sanırım beni kıyıya kadar çekti. Ama bu kısmında pek kendimde değildim. Beni yakalamadan önce yaklaşık bir dakika kadar suyun altında kaldım. Bunu nasıl göremedin?”
Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. “Seni birisi mi çekti?”
“Evet. Jacob benim hayatımı kurtardı.”
Ona merakla baktım. Yüzünü esrarengiz duygular kaplamıştı. Bir şey onu rahatsız ediyordu. Sonra biraz düşündü ve eğilip omuzlarımı kokladı.
Dondum kaldım.
“Saçmalama,” diye mırıldandı, biraz daha kokladı.
“Ne yapıyorsun?”
Sorumu cevaplamadı. “Az önce yanında kim vardı? Sanki birisiyle tartışıyor gibiydin.”
“Jacob Black. O benim en yakın arkadaşım. Sanırım. En azından, öyleydi…” jacob’ın sinirli olduğunu düşündüm, ihanete uğramış yüzünü hatırladım ve artık benim neyim olduğunu düşündüm.
Alice kafasını salladı, zihni meşgul gibiydi.
“Ne?”
“Bilmiyorum,” dedi. “Ne anlama geldiğini bilmiyorum.”
“En azından ölmedim.”
Gözlerini devirdi. “Tek başına yaşayabileceğini düşünmek tamamen sersemlik. Daha önce hiç kimseyi hayatını bu denli tehlikeye atacak kadar budalaca hareketler yaparken görmedim.”
“Kurtuldum,” dedim.
Başka bir şey düşünüyor gibiydi. “Peki, bu dalgalar senin için bu kadar tehlikeliyse, Jacob nasıl becerdi?”
“Jacob…çok güçlü.”
Sesimdeki tereddüdü fark etti ve kaşları kalktı.
Bir an üzüntüden dudağımı ısırdım. Bu bir sır mıydı değil miydi? Eğer öyleyse benim en büyük sadakatim kimeydi? Jacob’a mı Alice’e mi?
Sırları tutmak çok zor, diye düşündüm. Jacob her şeyi biliyordu, o halde Alice de bilebilirdi.
“O aslında, bir çeşit…kurt adam,” dedim hızlı hızlı. “Quileuteler çevrede vampir varsa, kurda dönüşüyorlar. Carlisle’ı çok uzun zamandan beri tanıyorlar. Sen Carlisle’la mıydın?”
Alice bir an bana alık alık baktı ve sonra kendisini toparladı,hızla gözlerini kırpıştırdı. “Evet, sanırım bu kokuyu açıklıyor,” diye mırıldandı. “Ama neden onu göremediğimi de açıklıyor mu?” Kaşlarını çattı, porselen alnı kırışmıştı.
“Koku mu?” dedim.
“Korkunç kokuyorsun,” dedi boş boş, kaşları hâlâ çatıktı. “Bir kurt adam mı? Bundan emin misin?”
“Oldukça eminim,” dedim, aklıma Paul ve Jacob’ın yolun ortasında ettikleri kavga geldi. “Sanırım en son Carlisle burada kurt adamlarlayken, sen Forks’ta değildin.”
Alice hâlâ düşünüyordu. Bir anda gözleri açıldı ve bana şok olmuş bir yüz ifadesiyle baktı. “Senin en yakın arkadaşın bir kurt adam mı?”
Koyun gibi kafamı salladım.
“Bu ne zamandan beri böyle?”
“Uzun zamandan beri değil,” dedim. “Son birkaç haftadır bir kurt adam”
Bana dik dik baktı. “Genç bir kurt adam mı? Daha da kötü! Edward haklıydı. Sen tehlike çeken bir mıknatıssın. Senin beladan uzak durman gerekmiyor mu?”
“Kurt adamlarla ilgili bir kötülük yok,” diyerek homurdandım, eleştirici ses tonuna karşılık.
“Kendilerini kaybedene kadar.” Keskin keskin başını salladı. “Bu senin seçimin, Bella. Vampirler kasabayı terk ettikten sonra herkesle arkadaş olabilirdin. Ama sen gittin ve bulabildiğin en korkunç canavarı buldun.”
Alice’le tartışmak istemiyordum. Onun gerçekten de burada olmasına seviniyordum, onun mermer tenine dokunabiliyordum ve rüzgâr çanı gibi sesini duyabiliyordum ama o, her şeyi yanlış anlıyordu.
“Hayır, Alice, vampirler gerçekten gitmediler. En azından hepsi değil. Esas korkunç olan da bu. Eğer kurt adamlar olmasaydı, Victoria beni çoktan avlamıştı. Eğer Jake ve arkadaşları olmasaydı, Laurent beni ondan önce avlayacaktı.”
“Victoria mı?” dedi şaşkınlıkla. “Laurent mi?”
Kafamı salladım, siyah gözlerini hayret kaplamıştı. Göğsüme parmağımı koydum ve “Tehlike mıknatısıyım, unuttun mu?” dedim.
Tekrar kafasını salladı. “Bana her şeyi anlat. En baştan başla.”
En baştan başladım, motosikletleri ve kafamdaki sesleri atladım ama diğer her şeyi, bugünkü kaza dahil, anlattım. Alice, sıkılıp uçurumdan atlamamdan hoşlanmamıştı, bu yüzden bu bölümü hızlıca geçtim ve suyun üzerinde gördüğüm o garip ateşi ve ne anlama geldiğini düşündüğümü anlattım. Gözleri iyice kısıldı. Onun bakışlarının bu kadar garip olduğunu görmek garipti…çok tehlikeli görünüyordu ; bir vampir gibi. Güçlükle yutkundum ve Harry’nin ölümüyle devam ettim.
Hikâyemi sözümü kesmeden dinledi. Ara sıra kafasını salladı. Alnındaki kırışıklıklar derinleşti, sanki mermer alnında kalıcı izler oluşmuştu. Hiç konuşmadı. İçimi tekrar Harry’nin üzüntüsü kaplamıştı. Charlie’yi düşündüm, biraz sonra eve gelirdi. Acaba ne haldeydi?
“Gitmemizin sana hiç faydası olmadı, değil mi?” diye mırıldandı.
Histerik bir kahkaha attım. “Gitmenizin sebebi bu değildi, değil mi? Yani benim iyiliğim için gitmediniz, değil mi?”
Alice yere bakarak suratını astı. “Aslında…sanırım ben bugün biraz ani hareket ettim. Sanırım izin almadan gelmemeliydim.”
Yüzüme kan sıçradığını hissettim. Midem acıyordu. “Gitme Alice,” diye fısıldadım. Parmaklarım beyaz gömleğinin yakasına yapışmıştı ve hızlı hızlı soluk alıp vermeye başlamıştım. “Lütfen beni bırakma.”
Gözleri kocaman açıldı. “Tamam,” dedi. “Bu gece hiçbir yere gitmiyorum. Derin bir nefes al.”
Uymaya çalıştım ama ciğerlerimi hissedemiyordum.
Ben konuşabilecek duruma gelene kadar bekledi.
“Çok kötü görünüyorsun, Bella.”
“Bugün neredeyse boğuldum,” diye hatırlattım.
“Daha da derin bir şey bu. Tam bir harabe gibisin.”
Ürktüm. “Bak, yapabildiğimin en iyisini yapıyorum.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Çok kolay olmadı.Ama çalışıyorum.”
Kaşlarını çattı. “Ben ona söyledim,” dedi kendi kendine.
“Alice.” Derin bir iç çektim. “Ne bulacağını düşünüyordun? Yani, ölmüş olmam haricinde? Etrafta ıslıklar çalarak dolaştığımı mı? Beni benden iyi tanıyorsun.”
“Tanıyorum. Ama iyi olacağını umuyordum.”
“Budalalık konusunda beni aratmıyorsun.”
Telefon çaldı.
“Bu Charlie olmalı,” dedim ve ayağa kalktım. Alice’in taştan elini tuttum ve onu da benimle beraber mutfağa sürükledim. Onu gözümün önünden ayırmaya niyetim yoktu.
“Charlie?” diye açtım telefonu.
“Hayır,benim,” dedi Jacob.
“Jake!”
Alice yüzüme dikkatlice bakıyordu.
“Sadece hâlâ hayatta olup olmadığına bakıyorum.” Dedi Jacob buruk bir sesle.
“Ben iyiyim. Sana söyledim o – “
“Tamam, anladım. Hoşça kal”
Jacob telefonu yüzüme kapattı.
Derin bir iç çektim ve kafamı tavana kaldırdım. “İşte bu sorun olacak.”
Alice elimi sıktı. “Benim burada olmamdan pek memnun değiller.”
“Pek değil. Ama bu onları ilgilendirmez.”
Alice kollarını bana doladı. “Ee, ne yapıyoruz şimdi?” Sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi.
“Yapılacak işler var.”
“Ne işleri?”
Yüzü birden ciddileşti. “Tam emin değilim…Carlisle’ı görmem gerek.”
Bu kadar erken mi ayrılıyordu? Mideme bir kramp daha girdi.
“Kalamaz mısın?” diye yalvardım. “Lütfen. Sadece birazcık daha. Seni çok özledim.” Sesim çatallaştı.
“Eğer bunun iyi bir fikir olduğunu düşünüyorsan.” Gözleri mutsuzdu.
“Aynen öyle düşünüyorum. Burada kalabilirsin, Charlie çok sevinir.”
“Bella, benim bir evim var.”
Kafamı salladım, canım sıkılmıştı ama teslim oldum.
“En azından kıyafetlerimin olduğu çantayı almalıyım.”
Kollarımı ona doladım. “Alice, sen mükemmelsin.”
“Ve sanırım biraz avlanmam gerek. Hemen,” diye ekledi.
“Pardon.” Geriye bir adım attım.
“Bir saatliğine beladan uzak durabilir misin?” diye sordu şüpheyle. Sonra, ben cevap veremeden, parmağını kaldırdı ve gözlerini kapattı. Yüzü pürüzsüz ve boştu.
Sonra gözlerini açtı ve soruma cevap verdi. “Evet, iyi olacaksın.En azından bu gece.” Gülümsedi.
“Tekrar gelecek misin?” diye sordum kısık bir sesle.
“Söz veriyorum, bir saat içinde.”
Mutfak masasındaki saate baktım. Bir kahkaha attı ve yanağıma bir öpücük kondurdu. Sonra gitti. Derin bir nefes aldım. Alice geri gelecekti. Bir an kendimi harika hissettim.
Beni meşgul tutacak bir sürü iş vardı önümde. Duş birinci gerekli olan ihtiyacımdı. Kıyafetlerimi çıkartırken omuzlarımı kokladım ama burnuma, okyanus ve yosun kokusundan başka bir koku gelmiyordu. Acaba Alice kötü kokuyorsun derken bahsettiği neydi?
Yıkandıktan sonra tekrar mutfağa indim. Mutfakta, Charlie’nin bugün yemek yediğine dair bir iz yoktu, demek ki geldiğinde aç olacaktı. Kendi kendime bir şarkı mırıldandım ve mutfakta iş yapmaya başladım.
Perşembe günü yaptığım güveç fırında ısınırken, kanepeye çarşaf serdim ve eski bir yastık koydum. Alice’in bunlara ihtiyacı olmayacaktı ama Charlie görmek isteyecekti. Saate bakmamaya dikkat ediyordum. Paniklememe gerek yoktu çünkü Alice söz vermişti.
Aceleyle yemeği fırından aldım. Tadına bakmadım, yutkunurken boğazım acıyordu. Susamıştım, neredeyse iki litre su içtim. Bugün yuttuğum tuz, beni susatmıştı. İçeriye televizyon seyretmeye gittim.
Alice çoktan gelmiş, ona hazırladığım yatağın üzerinde oturuyordu. Bana gülümsedi ve yastığını düzeltti. “Teşekkürler.”
“Erken geldin,” dedim, sevinmiştim.
Yanına oturdum ve başımı omzuna dayadım. Soğuk kollarını bana sardı ve iç çekti.
“Bella. Seninle ne yapacağız biz?”
“Bilmiyorum,” dedim. “Gerçekten benim için de oldukça zor.”
“Sana inanıyorum”
Sessizlik oldu.
“O…” Derin bir nefes aldım. Şu an düşünebiliyor olsam bile, adını seslice söylemem çok zordu. “Edward senin burada olduğunu biliyor mu?” Alice gittiğinde bu acıyla baş edeceğime dair kendime söz verdim.
“Hayır.”
Bunun doğru olmasının tek bir yolu vardı. “Carlisle ve Esme’yle birlikte değil mi?”
“Birkaç ayda bir kontrole geliyor”
“Ah.” Merakımı daha güvenli bir konuya yönlendirdim. “Buraya uçtuğunu söyledin…Nereden geldin?”
“Denali’deydim. Tanya’nın ailesini ziyaret etmiştim.”
“Jasper da burada mı? Seninle mi geldi?”
Başını salladı. “Benim karışmamı onaylamadı. Söz vermiştik…” Sesi giderek azaldı ve tonu değişti. “Sence burada olmam Charlie’ye bir sorun olur mu?” diye sordu.
“Charlie senin mükemmel birisi olduğunu düşünüyor, Alice.”
“Evet, zaten az sonra öğreneceğiz.”
Birkaç saniye sonra motorunun sesini duydum. Hızla kalktım ve kapıya koştum. Charlie yavaşça yürüdü, gözleri yere bakıyordu ve omuzları düşmüştü. Onu karşılamak için yürüdüm, ben onun beline sarılana kadar beni görmedi. Sonra bana sarıldı.
“Harry için çok üzgünüm,baba.”
“Onu gerçekten çok özleyeceğim,” diye mırıldandı.
“Sue nasıl?”
“Afallamış gibi. Sanki henüz idrak edemedi. Sam onunla beraber kalıyor…” Sesi inişli çıkışlıydı. “Zavallı çocuklar. Leah senden sadece bir yaş büyük ve Seth sadece on dört yaşında…” Başını salladı.
Kapıya doğru giderken kollarıyla bana sımsıkı sarılmıştı.
“Hımm,Baba?” Onu önceden uyarmam gerektiğini düşündüm. “İçeride kimin olduğunu tahmin edemezsin.”
Bana boş boş baktı. Başını geriye çevirdi ve karşıya park etmiş Mercedes’i gördü. Verandanın ışığı, arabanın parlak siyah boyasını aydınlatıyordu. O daha tepki veremeden Alice kapıya gelmişti.
“Selam Charlie,” dedi hafifçe. “Üzgünüm, çok kötü bir zamanda geldim.”
“Alice Cullen?” Sanki onu gördüğüne inanamamış gibiydi. “Alice, bu sen misin?”
“Benim,” dedi. “Buralardayım.”
“Peki ya Carlisle?”
“Hayır,tek başınayım”
Alice ve ben, aslında Carlisle’ı sormadığını biliyorduk. Kolları omuzlarımı iyice sıktı.
“Burada kalabilir mi?” dedim. “Gerçi onu çoktan davet ettim.”
“Tabii ki,” dedi Charlie.”Kalmanı çok isteriz, Alice.”
“Teşekkürler Charlie. Biliyorum berbat bir zamanlama.”
“Hayır,sorun değil, gerçekten. Harry’nin ailesi için yapabileceğim ne varsa yapacağım. O yüzden çok meşgul olacağım. Bella’nın bir arkadaşıyla beraber olması harika olacak.”
“Baba, sana akşam yemeği hazırladım,” dedim.
“Teşekkürler Bell.” Mutfağa gitmeden önce bir kere daha omuzlarımı sıktı. Alice tekrar kanepeye döndü ve ben de onu takip ettim. Bu sefer o beni omuzlarımdan çekti.
“Yorgun görünüyorsun.”
“Evet,” dedim ve omuzlarımı silktim. “Ölüme yakın tecrübelerden sonra yoruluyorum…Ee, Carlisle senin burada olman konusunda ne düşünüyor?”
“Bilmiyor.O ve Esme avlanmaya gittiler. Birkaç gün içinde onları görürüm.”
“Ama ona anlatmayacaksın, değil mi?” diye sordum. Carlisle’dan bahsetmediğimi biliyordu.
“Hayır. Kafamı kopartır,” dedi Alice sırıtarak.
Kahkaha attım ve içimi çektim.
Uyumak istemiyordum, bütün gece oturup Alice’le konuşmak istiyordum. Ne de olsa bütün gün Jacob’ın kanepesinde uyuklamıştım. Ama boğulmak benden birçok şey götürmüştü ve gözlerimi açık tutamıyordum. Kafamı onun taştan omzuna koyup dinlendirdim ve umduğumdan daha mutlu bir bilinçsizliğe sürüklendim.
Derin ve rüyasız bir uykudan erken kalktım, oldukça iyi dinlenmiştim ama her yerim tutulmuştu. Alice’e hazırladığım kanepede, battaniyelerin altında uyumuştum. Sonra mutfakta Charlie ile konuştuğunu duydum. Charlie ona kahvaltı hazırlıyordu.
“Ne kadar kötüydü Charlie?” diye sordu yumuşakça. İlk başta Clearwaters’dan bahsettiklerini düşündüm. Charlie iç çekti. “Gerçekten kötüydü.”
“Anlat bana. Biz gittikten sonra neler olduğunu bilmek istiyorum.”
Dolap kapaklarından birisinin kapanma sesi geldi ve fırının düğmesini kapattı.
“Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim,” diye başladı Charlie. “Ne yapacağımı bilmiyordum. İlk hafta, onu hastaneye kaldırmayı bile düşündüm. Ne yiyor ne de içiyordu, hiç kıpırdamıyordu.”
“Ama bu durumdan çıktı, değil mi?”
“Renée, onu Florida’ya götürecekti. Eğer hastaneye gitmesi gerekiyorsa, bunu yapan ben olmak istemiyordum. Annesiyle beraber olmasının faydası olacağını umdum. Ama biz onun kıyafetlerini bavula doldururken hınçla kalktı. Bella’yı hiç öyle yumruk sallarken görmemiştim. Hiç onu böyle bir öfke nöbeti içinde görmemiştim. Kıyafetlerini etrafa fırlatıyor ve onu uzaklaştıramayacağımızı söyleyerek bağırıyordu ve en sonunda ağlamaya başladı. Onunla tartışmadım…önce iyileşmesi gerekiyor gibiydi…”
Charlie sustu. Bunu dinlemek güçtü, ona ne kadar da acı vermiştim.
“Ama?” Alice devam etmesini sağladı.
“Okula ve işe döndü,yedi ve uyudu ve ödevlerini yaptı. Birisi ona soru sorduğunda cevap verdi. Ama boştu. Gözleri boş bakıyordu. Bir sürü ufak şeyler vardı…artık müzik dinlemiyordu. Çöpte bir sürü kırılmış CD buldum. Kitap okumuyordu, televizyon açıkken aynı odada oturmuyordu, zaten önceden de çok izlemezdi. En sonunda fark ettim ; onu hatırlatacak her şeyden uzak duruyordu.
“Zorla konuşuyorduk, onu üzecek bir şey söylememeye çalışıyordum, en ufak bir şey onu ürkütüyordu. Sadece ben soru sorarsam cevap veriyordu.
“Her zaman yalnızdı. Arkadaşlarını geri aramadı ve bir süre sonra onlar da aramaktan vazgeçtiler.
“Burası yaşayan ölülerin yeriydi. Hâlâ onun uykusundan çığlıklar atarak uyandığını duyuyorum…”
Onun titrediğini fark ettim. Ben de titredim, hatırlıyordum. Ve sonra iç çektim. Onu hiç kandıramamıştım, bir saniye bile.
“Çok üzgünüm Charlie,” dedi Alice,sesi üzgündü.
“Bu senin hatan değil.” Bunu söylerken başka birisini sorumlu tuttuğu belliydi.
“Sen her zaman onun en iyi arkadaşıydın.”
“Ama şimdi daha iyi gözüküyor.”
“Evet. Jacob Black’le takılmaya başladığından beri gerçek bir ilerleme fark ettim. Yanaklarına renk geldi, eve her geldiğinde gözleri parlıyor. Artık daha mutlu.” Durdu,tekrar konuşmaya başladığında ses tonu farklıydı. “Ondan bir ya da iki yaş küçük ve onu arkadaş olarak gördüğünü biliyorum ama artık belki de bazı şeyler daha farklı ya da o yöne doğru gidiyor, her neyse.” Charlie bunu neredeyse saldırgan bir ses tonuyla söylemişti. Bir uyarı gibiydi ama Alice’e değil, ama bunu onun başkalarına söylemesi için söylediği belliydi. “Jake yaşıtlarından daha olgun,” diye devam etti, sesi hala korumacıydı. “Babasına bakıyor, Bella da annesine bakmıştı. Bu onu olgunlaştırıyor. Yakışıklı bir çocuk. Bella için oldukça iyi aslında”
“O zaman onunla arkadaş olması, Bella için çok iyi,” diye onayladı Alice.
Charlie derin bir nefes aldı. “Tamam,sanırım bazı şeyleri abarttım. Bilemiyorum…Jacob’layken bile onun gözlerinde bir şeyler görüyorum. Ne kadar acı içinde olduğunu merak ediyorum. Bu normal değil Alice ve bu beni korkutuyor. Hiç normal değil. Sanki birisi onu terk etmedi…ama öldü.” Sesi çatallaştı.
Sanki birisi öldü, sanki ölen bendim. Çünkü gerçek aşktan daha fazlasını kaybetmiştim. Sanki bütün bir geleceği kaybetmek gibiydi, bütün aileyi, seçtiğim bütün hayatı.
Charlie tekrar umutsuz ses tonuyla devam etti. “Bunun üstesinden gelebilecek mi, bilmiyorum. Bu onun doğasında var mı, emin değilim. Böyle konularda her zaman sabit fikirli olmuştur. Fikrini kolay kolay değiştirmez.”
“O türünün tek örneği.” Alice kuru bir sesle onayladı.
“Ve Alice…” Charlie devam etti. “Şimdi biliyorsun, seni çok severim ve seni gördüğüne çok mutlu oldu…Senin bu ziyaretin onu ne kadar etkiledi merak ediyorum.”
“Ben de Charlie, ben de. Eğer bunları bilseydim, hiç gelmezdim. Çok üzgünüm.”
“Özür dileme, tatlım. Kim bilir? Belki de ona iyi gelir.”
“Umarım haklısındır.”
Uzun bir sessizlik oldu,çatal sesleri ve Charlie’nin çiğneme sesleri geldi. Acaba Alice yemekleri nerede saklıyordu.
“Alice sana bir şey sormak istiyorum,” dedi Charlie.
Alice sakindi. “Sor.”
“O da ziyarete gelmeyecek, değil mi?” Charlie’nin sesindeki öfkeyi duyabiliyordum. Alice yumuşak ve güven verici bir tonla konuştu, “Burada olduğumu bile bilmiyor. Onunla en son konuştuğumda Güney Afrika’daydı.”
Yeni bilgileri duyunca gerildim ve daha dikkatli dinlemeye başladım.
“Bu da bir şey,” dedi Charlie.”En azından kendisini eğlendiriyordur.”
İlk defa, Alice’in sesinde bir sertlik vardı. “Ben olsam böyle düşünmezdim, Charlie.” Bu tonu kullandığında gözlerinde ışıklar çaktığını biliyordum.
Bir sandalye masadan uzaklaştı ve oldukça yüksek bir ses çıkarttı. Charlie’nin ayağa kalktığını düşündüm, Alice’in böyle bir ses çıkartmasına imkan yoktu. Musluktan su sesi geldi.
Artık Edward hakkında fazla konuşmayacakları belliydi, o yüzden kalkmaya karar verdim. Döndüm ve ses çıksın diye yayların üzerinde biraz hareket ettim. Sonra seslice esnedim.
Mutfaktan hiç ses gelmiyordu. Gerindim ve esnedim.
“Alice?” diye seslendim. Boğazımdaki kırıklık, sesime güzel bir inandırıcılık katmıştı.
“Mutfaktayım, Bella,” diye seslendi Alice. Benim onları dinlediğimi anladığına dair bir ipucu yoktu. Ama böyle şeyleri saklamakta üstüne yoktu.
Charlie’nin çıkması gerekiyordu. Sue Clearwater’a cenaze işlemleri için yardım edecekti. Alice olmadan oldukça uzun bir gün olurdu. Gitmekten hiç bahsetmedi ve ben de hiç sormadım. Gitmesinin kaçınılmaz olduğunu biliyordum ama bu düşünceyi kafamdan çıkarttım.
Bunun yerine onun ailesinden bahsettik, bir kişi hariç hepsinden.
Carlisle geceleri Ithaca’da çalışıyordu ve Cornell Üniversitesi’nde yarı zamanlı hocalık yapıyordu. Esme on yedinci yüzyıldan kalma bir evi restore ediyordu. Emmett ve Rosalie birkaç aylığına Avrupa’ya,yeni bir balayına çıkmışlardı ama şimdi geri gelmişlerdi. Ve Alice, geçen bahar kazara açığa çıkarttığım bilgiler doğrultusunda bazı kişisel araştırmalar yapıyordu. İnsan olduğu son yılları başarılı bir şekilde ortaya çıkarmıştı. Hiç hatırlamadığı hayatını.
“Adım Mary Alice Brandon’mış,” dedi sessizce. “Cynthia isminde küçük bir kız kardeşim varmış. Onun kızı,yeğenim, hâlâ Biloxi’de yaşıyor.”
“Neden seni oraya koyduklarını buldun mu?” Bir aile neden böyle uçlarda sürüklenirdi ? Hele de kızları geleceği görebiliyorsa ?
Başını salladı, topaz gözleri düşünceliydi. “Onlar hakkında fazla bilgi bulamadım. Bütün eski gazetelere göz attım. Ailem hakkında pek bir şey yok, gazetelere haber olacak kadar sosyal dairenin içinde değillermiş. Ailemin nişanı yazıyordu ve Cynthia’nın. Doğumum duyurulmuştu…ve ölümüm. Mezarımı buldum. Hatta eski koruma arşivinden kayıt formlarımı da buldum. Kayıt kâğıdının üzerindeki tarihle, mezarımın üzerindeki tarih aynı.”
Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Uzun bir sessizlikten sonra, Alice daha hafif bir konuya geçti. Cullenlar bir araya gelmişti ve biri hariç hepsi Cornell’in bahar tatilinde Denali’de Tanya ve ailesiyle beraberlerdi. Bütün önemsiz haberleri şevkle dinledim. Hiç en çok duymak istediğim o kişiden bahsetmedi. Bunun için minnettardım. Bir zamanlar aralarına katılmak istediğim aile hakkında bir şeyler duymak harikaydı.
Charlie hava kararana kadar gelmedi ve geldiğinde bir gece öncesinden daha yıpranmış görünüyordu. Tekrar Alice’le beraber kanepede yattım.


***
Güneş doğduğunda, Charlie merdivenlerden inerken sanki bir yabancıydı, eski bir takım elbise giyiyordu. Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Kapıda durmuş bizi uyandırmamaya çalışıyordu. Aynı Alice gibi, ben de uyuyormuş gibi yaptım ve gitmesine göz yumdum.
Kapıdan çıkar çıkmaz Alice kalktı. Yorganının altında tamamen giyinikti.
“Ee,bugün ne yapıyoruz?” dedi.
“Bilmiyorum. Aklına ilginç bir şeyler geliyor mu?”
Güldü ve başını salladı.”Ama hâlâ erken.”
La Push’ta geçirdiğim bütün bu süre boyunca evdeki görevlerimi ihmal etmiştim. Birkaç iş yapmaya karar verdim. Charlie’nin hayatını kolaylaştıracak bir şey yapmak istedim.
Belki temiz ve düzenli bir eve gelince kendini daha iyi hisseder, diye düşündüm. Banyoyla başladım, en bakımsız yer gibi gözüküyordu.
Ben iş yaparken Alice kapının eşiğinde durdu ve benim, aslında bizim ,arkadaşlarımız hakkında sorular sordu. Yüzü sıradan ve ifadesizdi. Ona çok bir şey anlatamadığım için yüzünde bir memnuniyetsizlik olduğunu gördüm. Ya da ben, dün sabah o ve Charlie’nin konuşmalarına kulak misafiri olduğum için kendimi suçlu hissediyordum.
Dirseklerime kadar çamaşır suyuna bulanmış bir halde küveti ovalarken kapı çaldı.
Alice’e baktım. Yüzünde bir şaşkınlık, neredeyse bir telaş gördüm. Bu garipti, Alice hiçbir zaman şaşırmazdı.
“Geliyorum!” diye seslendim, kalktım ve kollarımı duruladım.
“Bella,” dedi Alice, sesinde bir asabiyet vardı. “Sanırım kapıdakinin kim olacağını tahmin ediyorum ve dışarı çıksam iyi olacak.”
“Tahmin mi?” dedim. Ne zamandan beri Alice’in tahmin etmesi gerekiyordu?
“Eğer bu dünkü gibi berbat bir yanılgı değilse o zaman kapıdaki ya Jacob Black ya da arkadaşlarından biri.”
Ona baktım ve bir şeyleri yerine oturtmaya çalıştım. “Sen kurt adamları göremiyor musun?”
Güldü. “Sanırım göremiyorum.” Oldukça rahatsızdı.
Kapı zili tekrar çaldı. Israrla ve sabırsızca çalıyordu.
“Bir yere gitmene gerek yok, Alice. Sen önce geldin.”
Kahkaha attı. “Güven bana, beni ve Jacob Black’i aynı odada bulundurmak iyi bir fikir değil.”
Yanağımı öptü ve Charlie’nin odasına gitti ve hiç şüphesiz arka pencereden kaçtı.
Kapı tekrar çaldı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://twilighturk.twilight-vampire.com
 
New Moon - Yeni Ay Türkçe Çeviri 17.Bölüm(Ziyaretçi)
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Ok Go-Shooting The Moon
» Moon Ga Young (문가영 )
» yeni smiyle eklemek
» Sailor Moon Müzikleri İçin
» foruma yeni smıleyler

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Twilight FORUM :: Twilight :: Kitaplar :: New Moon - Yeni Ay Kitabı-
Buraya geçin: