~ TwiLighTuRK ~
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 New Moon - Yeni Ay Türkçe Çeviri 11.Bölüm(Tarikat)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
єηdLєSS Lσωє
єηdLєSS Lσωє


Mesaj Sayısı : 465
Kayıt tarihi : 07/03/10
Yaş : 23

MesajKonu: New Moon - Yeni Ay Türkçe Çeviri 11.Bölüm(Tarikat)   Ptsi Mart 08, 2010 9:18 am

11.TARİKAT

Sabahları gözlerimi her açtığımda hala yaşıyor olmam beni şaşırtıyordu. Şaşkınlığım geçtikten sonra kalbim hızla çarpmaya ve ellerim terlemeye başlıyordu. Charlie’nin de yaşıyor olduğunu görene kadar tekrar nefes almakta zorlanıyordum.
Onun da telaşlandığını görebiliyordum; her seste yerimden hopladığımı görüyor ya da, ona göre, ortada hiçbir sebep yokken yüzümün bembeyaz olmasına şaşırıyordu. Sorduğu sorulardan, bunun Jacob’ın artık gelmiyor oluşundan kaynaklandığını düşündüğünü anlıyordum.
Yaşadığım korku, yeni bir haftanın daha geçtiğini ve Jacob’ın beni hala aramamış olduğunu düşünmemi engelliyordu. Ama ne zamanki normal hayatıma konsantre olsam, tabii hayatıma normal denilebilirse, bunun düşüncesi beni üzüyordu.
Onu çok özlüyordum.
Yalnız olmam, aptalca korkularımdan daha kötüydü. Şimdi, her şeyden çok, onun umarsız kahkahalarına ve bulaşıcı gülümsemesine hasret kalmıştım. Onun el yapımı garajının güvenine ve soğuk parmaklarıma sardığı ellerine ihtiyacım vardı.
Pazartesi günü beni aramasını bekledim. Eğer Embry’yle ilgili bir gelişme varsa, bana haber vermez miydi? Onu bu kadar zamandan beri oyalayanın, arkadaşlarıyla arasındaki problem olmasını dilemiştim, benden vazgeçtiğini düşünmek istemiyordum.
Salı günü onu aradım ama telefona cevap veren olmadı. Acaba hala telefon hatlarında bir sorun mu vardı? Ya da Billy, telefonun ekranından kimin aradığını görmüş ve açmamış mıydı?
Çarşamba günü, Jacob’ın sıcak sesini duymak için, gece yarısına kadar her yarım saatte bir evlerini aradım, çok çaresizdim.
Perşembe, evin önünde duran kamyonetin içine oturdum. Kilitler kapalı ve anahtar elimde, yaklaşık bir saat kadar oturdum. Kendi kendimle kavga ediyordum, La Push’a gitmek istiyordum ama yapamadım.
Laurent’in Victoria’nın yanına gittiğinden emindim. Eğer La Push’a gidersem, onlardan birini oraya davet etmiş olacaktım. Ya Jacob yakınımdayken beni yakalarlarsa? Beni ne kadar incitiyor olsa da, Jacob’ın benden uzak duruyor olması aslında iyiydi. Onun için daha güvenliydi.
Charlie’yi güvende tutamamam kötüydü. Beni yakalayacakları saatler muhtemelen gece vaktiydi ama Charlie’yi evden nasıl çıkarabilirdim ki? Eğer ona gerçeği anlatsam, beni lastikten duvarlı odalardan birine kilitlerdi. Bunu kaldırabilirdim-hatta çok isterdim- tabii onun güvenliğini sağlayabileceksem. Ama Victoria yine de bana bakmak için onun evine gelirdi. Belki de beni burada bulması iyi olurdu, benimle işi bitince çeker giderdi.
Bu yüzden kaçamazdım. Yapabilecek olsam da, nereye gidebilirdim ki? Renée’ye mi?
Korkunç gölgelerimi annemin evine taşıyamazdım, onun güneşli dünyasını karartamazdım.
Onun hayatını kesinlikle tehlikeye atamazdım.
Korkular midemde bir delik açıyordu. Yakında birbirine uyan deliklerim olacaktı.
O gece Charlie bana bir iyilik yaptı ve Harry’yi arayarak Black’lerin şehir dışında olup olmadıklarını sordu. Harry Billy’nin çarşamba gecesi konsey toplantısına katıldığını ve bir yere gitmekten bahsetmediğini söyledi. Charlie kendimi üzmememi, Jacob’ın beni istediği zaman arayacağını söyledi.
Cuma öğlen, arabayla okuldan eve giderken bir anda kafama dank etti.
Tanıdık yola dikkat etmemiş, motorun gürültüsünün kafamı uyuşturup korkularımı yok etmesine izin vermiştim.
Sonra birden, bunu daha önceden görmediğim için kendimi çok salak hissettim. Tabii ya. Kafam benimle bitmemiş hesapları olan vampirler, kocaman devasa kurtlar, göğsümün ortasında eskimiş bir delikle o kadar meşguldü ki, bütün işaretler gözümün önünde olmasına rağmen fark edememiştim.
Jacob benden uzak duruyordu. Charlie onun üzgün ve garip göründüğünü söylemişti…
Jacob’a neler olduğunu fark etmiştim.
Sorun Sam Uley’di. Hatta kâbuslarım bile bana bunu anlatmaya çalışıyordu. Sam, Jacob’ı elde etmişti. Öteki çocuklara ne oluyorsa, arkadaşıma da aynısı olmuştu. Sam’in tarikatına katılmıştı.
Benden vazgeçmemişti. Bunu şimdi anlıyordum.
Evin önünde durup motoru kapattım. Ne yapmalıydım? Olabilecek tehlikeleri kafamda tarttım.
Eğer Jacob’ı görmeye gidersem, Victoria ve Laurent’in beni onunla yakalamasına göz yummuş olacaktım.
Eğer peşinden gitmezsem, Sam onu daha korkutucu derinliklere çekip zorla çetenin içine sokacaktı. Belki de hemen bir şeyler yapmazsam, her şey için çok geç olacaktı.
Bir hafta geçmişti ve henüz benim için tek bir vampir bile gelmemişti. Bir hafta onların gelmesi için yeterli bir zamandı, demek ki öncelikli işleri ben değildim. Zaten daha önceden de düşündüğüm gibi beni bulmaya gece gelirlerdi. La Push’a kadar takip edilmek, Jacob’ı Sam’e kaptırmaktan çok daha düşük bir ihtimaldi.
Korunmuş orman yolundan gitmek tehlikeye değerdi. Neler olduğunu biliyordum. Bu bir kurtarma operasyonuydu. Jacob’la konuşmaya gidecektim. Gerekirse onu kaçıracaktım. Bir televizyon kanalında beyin yıkama ile ilgili bir program seyretmiştim. Bir çeşit tedavisi olmalıydı.
Önce Charlie’yi aramam gerektiğinin iyi olacağına karar verdim. Belki La Push’ta olanlar her neyse, bunu polisin de bilmesi gerekiyordu. Hızla içeri girdim, bir an önce yola çıkmak istiyordum.
Karakoldaki telefona Charlie cevap verdi.
“Şef Swan.”
“Baba, ben Bella”
“Ne oldu? Bir sorun mu var?”
Sesim titriyordu.
“Jacob için endişeliyim!”
“Neden?”
“Sanırım… Sanırım garip bir şeyler oluyor. Jacob, bana kendi yaşıtındaki arkadaşlarıyla ilgili garip bir şeyler olduğundan bahsetmişti. Şimdi de o aynı şekilde davranıyor ve korkuyorum.”
“Ne gibi garip şeyler?” Profesyonel, polis gibi, konuşmaya başlamıştı. Bu iyiydi, beni ciddiye aldığını gösteriyordu.
“Önceleri korkmuş gibiydi, sonra beni yok saymaya başladı ve şimdi de… Sanırım o da çetenin bir üyesi oldu, Sam’in çetesinin. Sam Uley’in çetesinin.”
“Sam Uley mi?” dedi Charlie şaşkınlıkla.
“Evet.”
Charlie’nin sesi rahatlamıştı. “Sanırım yanlış anlamışsın Bells. Sam Uley çok iyi bir çocuk. Aslında artık o koca bir adam. İyi bir evlat. Billy’nin onun hakkında söylediklerini duymalısın. Arazideki gençlerle harikalar yaratıyorlar. O-”
Charlie bir an sustu. Ormanda kaybolduğum geceyi hatırladığını anladım ve çabucak cevap verdim.
“Baba, öyle bir şey değil. Jacob ondan korkuyordu.”
“Billy’yle bu konu hakkında konuştun mu?” Beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Sam’den bahseder bahsetmez onu kaybetmiştim.
“Billy telaşlı değil.”
“Tamam Bella, o zaman bir sorun yoktur. Jacob henüz bir çocuk ve muhtemelen ortalığı karıştırıyordur. İyi olduğuna eminim. Her dakikasını seninle geçiremez.”
“Bunun benimle bir ilgisi yok,” diye ısrar ettim ama savaşı kaybetmiştim.
“Bununla ilgili telaş yapman gereksiz. Bırak, Jacob’la Billy ilgilensin.”
“Charlie…”
“Bells şu anda önümde birikmiş bir sürü iş var. İki turist patikada kaybolmuşlar.” Sesinde bir gerginlik vardı. “Bu kurt problemi gittikçe büyüyor.”
Haberi duyunca sersemledim. Laurent’le başladıkları savaştan canlı çıkmalarına imkan yoktu…
“Onlara kurtların saldırdığından emin misin?” dedim.
“Korkarım tatlım. Bir- ” Duraksadı. “Birkaç iz varmış ve… bu sefer kan da varmış.”
“Ah!” O zaman bunun düşündüğüm durumla bir ilgisi yoktu. Laurent muhtemelen kurtlardan kurtulmuştu, ama neden? Çayırda gördüklerim gittikçe daha da garip, anlaması güç bir hal alıyordu.
“Dinle tatlım, gerçekten kapatmam gerek. Jacob’ı da merak etme, Bella. Eminim bir şeyi yoktur.”
“Tamam,” dedim. “Hoşça kal.”
Bir an telefona boş boş bakakaldım. Ne olacaksa olsun, dedim.
Billy ikinci çalışta telefonu açtı.
“Alo?”
“Selam Billy,” dedim biraz kızgınlıkla. Devam ederken daha arkadaşça konuşmayı denedim. “Jacob’la görüşebilir miyim?”
“Jake burada değil.”
Ah ne şaşırtıcı. “Nerede olduğunu biliyor musun?”
“Arkadaşlarıyla beraber.” Billy’nin sesi dikkatliydi.
“Ah, gerçekten mi? Tanıdığım birileri mi? Quil’le mi?”
Kelimelerin sıradan çıkmasını denedim ama beceremedim.
“Hayır,” dedi yavaşça. “Bugün Quil’le olduğunu sanmıyorum.”
Sam’den önce kimin adını söylemem gerektiğini biliyordum.
“Embry’yle mi?” diye sordum.
Bu sorunun cevabını verirken Billy’nin sesi daha neşeli çıktı.
“Evet, Embry’yle beraber.”
Bu benim için yeterliydi. Embry onlardan biriydi.
“Tamam, geldiğinde beni aramasını söylersin, değil mi?”
“Elbette söylerim.” Dedi ve telefonu kapattı.
Telefonunu beklemektense La Push’a gitmeye karar verdim. Gerekirse bütün gece evinin önünde beklerdim. Okula gitmezdim. Bu çocuk bir şekilde eve gelecek ve geldiğinde de benimle konuşması gerekecekti.
Kafam yolculukla o kadar meşguldü ki, beklediğimden daha önce orman yoluna girdim.
Yolun kenarında, kafasında beysbol şapkası olan biri yürüyordu.
Bir an nefesim tıkandı, umarım bir kez olsun şanslıyımdır ve yürüyen Jacob’tur, diye düşündüm. Ama bu çocuk daha genişti ve şapkasına rağmen saçlarının kısa olduğu belli oluyordu. Arkasından görmeme rağmen onun Quil olduğunu biliyordum ama en son gördüğümden daha büyük gözüküyordu. Bu Quileute’teki çocuklara neler oluyordu? Birileri onları büyüme hormonuyla mı besliyordu?
Yanında durabilmek için ters yöne park ettim. Kamyonetimin gürültüsünü duyunca kafasını kaldırdı.
Quil’in ifadesi beni şaşırtmaktan ziyade korkutmuştu. Yüzü kasvetli ve düşünceliydi.
“Ah, selam Bella,” dedi cansız bir ses tonuyla.
“Selam Quil… İyi misin?”
Bana üzgün üzgün baktı. “İyiyim.”
“Seni gideceğin yere bırakayım mı?”
“Olur.” diye mırıldandı. Kamyonetin arka tarafından dolandı ve yolcu kapısını açarak koltuğa oturdu.
“Nereye?”
“Benim evim kuzeyde, dükkânın tam arkasında,” dedi.
“Bugün Jacob’ı gördün mü?” Neredeyse lafını bitirmesini beklememiştim.
Quil’e baktım ve sabırsızca cevabını bekledim. Ön pencereden dışarıya baktı ve, “Uzaktan.” dedi.
“Uzaktan mı?”
“Onları takip etmeye çalıştım, Embry’yle beraberdi.” Sesi kısıktı, motorun sesinden dolayı duymakta zorlanıyordum. Yakınlaştım. “Beni gördüklerini biliyorum. Ama döndüler ve ormanın içinde kayboldular. Yalnız olduklarını zannetmiyorum. Sanırım, Sam ve ekibi de onlarlaydı.”
“Ormanın içinde bir saat kadar onları aradım ve onlara seslendim. Seninle karşılaştığımda daha düzlüğe yeni çıkmıştım.”
“Demek Sam onu aldı.” Dişlerimi sıkarak konuşmuştum.
Quil bana baktı. “Bu konuda bir bilgin var mı?”
Kafamı salladım. “Jake bana anlatmıştı… önceden.”
“Önceden.” diye tekrar etti ve içini çekti.
“Jacob da artık ötekiler kadar kötü mü?”
“Sam’den hiç ayrılmıyor.” Quil kafasını çevirdi ve camdan dışarıya tükürdü.
“Ve bundan önce, herkesten uzak mı duruyordu? Üzgün müydü?”
Sesi kısık ama sertti. “Ötekiler gibi değildi. Belki bir gün. Sonra Sam onu yakaladı.”
“Sence nedir bu? İlaç mı, başka bir şey mi?”
“Embry’nin ve Jacob’ın böyle bir şeye alet olacaklarını zannetmiyorum… Ama ne biliyorum ki? Ve neden diğer insanlar endişelenmiyor?” Gözleri korku doluydu. “Bir sonraki ben olmak istemiyorum.”
Gözlerim onun korkusunun aynasıydı. İkinci defadır bunun tarikat olarak adlandırıldığını duyuyordum. Titredim. “Ailen yardımcı olur mu?”
Yüzünü ekşitti. “Tabii. Büyükbabam konseyde Jacob’ın babasıyla beraber. Onlara sorarsan, Sam Uley, bugüne kadar buraya gelmiş en muhteşem şey.”
Uzun bir süre birbirimize baktık. La Push’taydık ve kamyonetim boş yolda yavaş yavaş ilerliyordu. Kasabanın tek dükkânının çok uzakta olmadığını gördüm.
“Şimdi ineyim,” dedi. “Evim tam şurada.” Dükkânın arkasındaki küçük, dikdörtgen şeklindeki tahta evi gösterdi. Kenara çektim.
“Jacob’ı bekleyeceğim,” dedim.
“Bol şanslar.” Kapıyı kapattı ve yürümeye başladı.
Quil’in yüzü aklımdan çıkmıyordu. U dönüşü yaptım ve Black’lerin evine doğru yol aldım. Bir sonraki olmaktan korkuyordu. Orada neler oluyordu?
Jacob’ın evinin önünde durdum, motoru kapattım ve camları açtım. Bugün hava ağırdı, hiç rüzgâr yoktu. Ayağımı ön panele koydum ve beklemeye koyuldum.
Bir an bir hareket fark ettim. Döndüm ve Billy’nin şaşırmış bir şekilde, pencereden bana baktığını fark ettim. Ona olduğum yerden kıpırdamadan el salladım ve zorla gülümsedim.
Gözleri kısıldı ve perdeyi bıraktı.
Gittiği yere kadar bekleyecektim. Keşke yapabileceğim bir şey olsaydı, diye düşündüm. Sırt çantamın içinden bir kalem ve eski bir test çıkarttım. Kâğıdın arkasına bir şeyler karalamaya başladım.
Daha sadece bir sıra karalamıştım ki, birinin kapıma sertçe vurduğunu işittim.
Yerimden sıçradım ve gelen kişinin Billy olduğunu düşündüm.
“Burada ne arıyorsun, Bella?” Jacob’tu.
Boş gözlerle ona baktım.
Jacob son birkaç hafta önce gördüğümden bu yana oldukça değişmişti. İlk fark ettiğim saçları oldu. Güzelim saçları kısacık kırpılmış, kafasını siyah bir saten gibi kaplamıştı. Yüz hatları sertleşmiş ve yaşlanmıştı. Boynu ve omuzları da farklıydı, sanki daha kalındı. Camın çerçevesini tutan elleri kocamandı, kasları ve damarları teninin altından açıkça gözüküyordu. Ama fiziksel değişiklikler önemsizdi.
Bu kadar tanınmaz görünmesinin asıl nedeni, ifadesiydi. Arkadaşça gülümsemesi de saçları gibi gitmişti, gözlerindeki sıcaklığın yerine kızgınlık gelmişti. Artık Jacob’da bir belirsizlik mevcuttu. Tıpkı benim güneşimin yok olması gibi.
“Jacob?” diye fısıldadım.
Bana baktı, gözleri gergin ve kızgındı.
Yalnız olmadığımızı fark ettim. Arkasında dört kişi vardı, hepsi uzun boylu ve koyu tenliydi, siyah saçları Jacob’ınkiler gibi kısacık kesilmişti. Kardeş gibi görünüyorlardı. Grubun içinden hangisinin Embry olduğunu seçemedim. Bu benzerlik, hepsinin gözündeki benzer düşmanlığın şiddetinden kaynaklanıyordu.
Bir çift göz hariç. Hepsinden birkaç yaş büyük olan Sam, en arkalarında duruyordu, yüzü sakin ve kendinden emindi. Boğazıma takılan düğümü yutmam gerekiyordu. Onu yumruklamak istiyordum. Hayır, daha fazlasını yapmak istiyordum. Şiddetli ve ölümcül olmayı, her şeyden çok istiyordum, kimsenin takışmaya cesaret edemeyeceği biri. Sam Uley’i korkutacak biri.
Bir vampir olmak isterdim.
Şiddet isteği beni hazırlıksız yakaladı ve içimde fırtınalar kopmasına sebep oldu. Bütün isteklerin arasında en yasaklısıydı. Bir düşmana avantaj sağlamak istesem bile oldukça acıydı. Kendimi kontrol edebilmek için zor tuttum çünkü göğsümdeki delik adeta içimi oyuyordu.
“Ne istiyorsun? diye sordu ısrarla. Yüzündeki ifade, benim yüzümdeki duygusal kıpırdanmaları gördükçe daha kızgın bir hal alıyordu.
“Seninle konuşmak istiyorum.” dedim zayıf bir sesle.
“Devam et,” dedi. Bakışları şiddetliydi. Onu, daha önce bana böyle bakarken görmemiştim, en azından bana. Bu şaşırtıcı bir şekilde canımı acıttı; fiziksel, kafama saplanan bir acı.
“Yalnız!” diye tısladım. Sesim daha güçlü çıkmıştı.
Arkasına baktı. Gözlerinin kime odaklandığını biliyordum. Hepsi Sam’in tepkisini bekliyordu.
Sam bir kere kafasını salladı, yüzünün şekli değişmemişti. Bilinmedik, akıcı bir dille kısa bir şey söyledi. İspanyolca ve Fransızca olmadığına emindim, içimden bir ses bu dilin Quiletçe olduğunu söylüyordu. Döndü ve Jacob’ların evine girdi. Ötekiler, Paul, Jared ve Embry, diye tahmin ediyordum, onu takip ettiler.
Jacob diğerleri gidince gözüme daha az sinirli gözüktü. Yüzü biraz daha sakindi ama biraz da umutsuzdu.
Derin bir nefes aldım. “Neyi bilmek istediğimi biliyorsun.”
Cevap vermedi. Sadece bana tuhaf tuhaf baktı.
Ben de ona baktım ve sessizlik uzadı. Yüzündeki acı, cesaretimi kırmıştı. Boğazımda bir yumru vardı.
“Yürüyelim mi?” diye sordum, hazır hala konuşabiliyorken.
Ne bir karşılık verdi ne de yüzü değişti.
Arabadan çıktım, karşı pencereden görünmeyen gözlerin beni takip ettiğini hissedebiliyordum. Kuzeydeki ağaçlara doğru yürümeye başladım. Yolun üzerindeki çim ve çamura basarken ayağımdan çıkan garip şapırtı sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Önce beni takip etmediğini düşündüm. Ama etrafıma baktığımda, tam arkamda olduğunu ve ayaklarının benim bastığımdan daha sessiz bir yol üzeride adım attıklarını gördüm.
Ağaçların altına geldiğimizde kendimi daha iyi hissettim, Sam artık bizi göremezdi. Doğru kelimeleri bulmak için çabaladım ama aklıma bir şey gelmedi. Sadece Jacob’ın içine bulaştığı duruma daha çok sinirlendim… Billy’nin bunlara izin vermesine… Sam’in orda dikilip sakin ve kendinden emin durmasına…
Jacob aniden öne geçti, uzun ayaklarıyla benden daha büyük adımlar attı ve etrafımdan dolanarak karşıma geldi.
Yaptığı bu hareketle bir an kafam dağıldı. Jacob, bitmez tükenmez büyümesiyle benden üstündü.
“Haydi, şunu bir an önce halledelim,” dedi sert ve kısık bir sesle.
Bekledim. Ne istediğimi biliyordu.
“Düşündüğün gibi değil.” Sesi aniden bezgin çıkmaya başlamıştı. “Benim düşündüğüm gibi de değilmiş.”
“Peki, ne o zaman?”
Uzun bir süre yüzümü inceledi, düşünüyordu. Gözlerindeki sinir tamamen kaybolmamıştı. “Sana anlatamam,” dedi en sonunda.
Çenemi sıktım ve dişlerimin arasından konuştum. “Arkadaş olduğumuzu sanıyordum.”
“Arkadaştık.” Geçmiş zamanın üzerinde hafif bir vurgu vardı.
“Ama artık arkadaşlara ihtiyacın yok,” dedim buruk bir sesle. “Sam var. Ne iyi, değil mi? Eskiden beri hep bunu istiyordum.”
“Onu anlayamamıştım”
“Ve şimdi ondaki ışığı gördün. Harika.”
“Sandığım gibi değilmiş. Bu Sam’in hatası değil. Bana elinden geldiğince yardım etmeye çalışıyor.” Sesi kırılgandı, kafamın üzerinden baktı, bakışlarındaki öfke gözlerinde tutuşuyor gibiydi.
“Sana yardım ediyor,” diye şüpheyle konuştum. “Doğal olarak.”
Ama Jacob dinliyormuş gibi görünmüyordu. Derin ve düşünceli nefesler alıyor, kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu. O kadar delirmişti ki elleri titriyordu.
“Jacob, lütfen,” diye fısıldadım. “Neler olduğunu anlatmayacak mısın? Belki sana yardım edebilirim.”
“Bana artık hiç kimse yardım edemez.” Sözcükler ağzından kısık bir mırıltı halinde çıkıyordu.
“Sana ne yaptı?” diye ısrar ettim, gözümde yaşlar birikmişti. Ona uzandım, daha önce yaptığım gibi, kollarımı açarak bir adım attım.
Bu sefer korkuyla geriledi. “Dokunma bana,” diye fısıldadı.
“Sam’in nesi bu kadar çekici?” diye mırıldandım. Aptal gözyaşlarıma daha fazla hakim olamıyordum. Elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim ve kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“Sam’i suçlamayı kes artık.” Kelimeler ağzından bir refleks gibi hızla çıkmıştı. Elleri, artık olmayan saçlarına gitti ve sonra yine yanlarına düştü.
“Peki kimi suçlamalıyım?”
Dudakları gülümser gibi kıvrıldı, kasvetli bir gülüştü.
“Bunu duymak istemezsin.”
“Tabii isterim. Bilmek istiyorum ve şimdi bilmek istiyorum.”
“Yanılıyorsun,” diye iç geçirdi.
“Sakın bana yanıldığımı söyleme. Beyni yıkanan ben değilim! Şimdi, eğer bu senin harika Samin’in hatası değilse, bana bunun kimin hatası olduğunu söyle!”
“Sen istedin,” dedi, gözleri ışıldadı. “Eğer birilerini suçlamak istiyorsan, neden parmağını çok sevdiğin, ahlaksız ve pis kan emicilere doğrultmuyorsun?”
Ağzım şaşkınlıkla açıldı. Olduğum yerde donmuştum, sözcükleri beni adeta bıçaklamıştı. Acı, vücudumdaki bilindik izlerin üzerinden geçti, yara içimi dışıma çıkarttı. Onu doğru duyup duymadığımdan emin değildim. Yüzünde tereddütten eser yoktu. Sadece kızgınlık vardı.
Ağzım hala bir karış açıktı.
“Sana duymak istemeyeceğini söylemiştim,” dedi.
“Ne demek istediğini anlamıyorum,” diye fısıldadım.
Tek kaşını kaldırdı. “Sanırım ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsun. Söylememi istemiyorsun, değil mi? Seni incitmek istemiyorum.
“Ne demek istediğini anlamıyorum,” dedim mekanik bir sesle.
“Cullenlar,” dedi yavaşça, kelimeyi tam yüzümün ortasına doğru fısıldadı. “Onların isimlerini söylerken sana yaptıklarını gözlerinin içinde görebiliyorum.”
İnkâr edercesine kafamı ileri geri salladım. Nereden biliyordu? Ve bunun Sam’in tarikatıyla ne ilgisi vardı? Bu çete vampirlerden nefret etme çetesi miydi? Eğer hiç vampir yaşamıyorsa, Forks’ta neden böyle bir çete kurulmuştu? Neden Jacob, Cullenlar’la ilgili çıkarılan hikâyeye inanmaya başlamıştı? Hem de bütün kanıtlar gitmişken ve bir daha geri dönmeyecekken…
Doğru karşılığı verebilmek biraz vaktimi aldı. “Lütfen bana Billy’nin anlamsız batıl inançlarını dinlediğini söyleme,” dedim zayıfça alay ederek.
“Benim tahmin ettiğimden daha fazlasını biliyor.”
“Ciddi ol Jacob.”
Eleştiren gözlerle bana baktı.
“Batıl inançlar bir yana,” dedim hızlıca. “Cullenlar’ı neyle suçladığını anlayamıyorum. Taşınalı altı ay geçti. Şu an Sam’in yaptıklarıyla ne ilgileri olabilir?”
“Sam hiçbir şey yapmıyor, Bella. Gittiklerini biliyorum. Ama bazen…bazı şeyler harekete geçiyor ve sonra her şey için çok geç oluyor.”
“Neyler harekete geçiyor? Ne için çok geç? Onları neyle suçluyorsun?”
Burnumun dibine kadar geldi, gözlerindeki nefret açık seçik ortadaydı. “Var olmakla,” diye tısladı.
Edward’ın sesini duyunca şaşırdım, oysaki korkmuyordum.
“Sessiz ol, Bella. Onu zorlama,” dedi Edward kulağıma.
Edward’ın adını dikkatle çektiğim sınırların arkasına gömmüş olsam da, tekrar oraya gömmekte zorlanıyordum. Fakat artık acımıyordu, hele de sesini duyduğum zamanlarda.
Jacob önümde sinirden titriyordu.
Neden Edward’ın hayali kafamda canlanmıştı anlayamadım. Jacob kızgındı ama yine de Jacob’tu. Hiç adrenalin ve tehlike yoktu.
“Ona sakin olması için bir şans ver,” dedi Edward’ın sesi ısrarla.
Kafamı salladım. “Saçmalıyorsun,” dedim ikisine birden.
“İyi,” dedi Jacob ve tekrar derin bir nefes aldı. “Seninle tartışmayacağım. Artık nasılsa bir şey fark etmez, zarar çoktan verildi.”
“Ne zararı?”
Onun yüzüne doğru bağırdığımda benden hiç ürkmedi.
“Haydi geri gidelim. Artık söyleyecek bir şey kalmadı.”
Ağzım açık kaldı. “Söyleyecek çok şey var! Daha hiçbir şey söylemedin!”
Beni dinlemedi ve eve doğru yürümeye başladı.
“Bugün Quil’le karşılaştım.”
Bir an durdu ama arkasını dönmedi.
“Arkadaşın hatırlıyor musun?”
Jacob aniden döndü. “Quil mi?”
“Seni merak ediyor. Çıldırmış gibi.”
Jacob, çaresiz gözlerle bana baktı.
Onu ısrarla konuşturmaya çalışıyordum. “Kendisinin bir sonraki kurban olacağından korkuyor.”
Jacob destek almak için ağaca dayandı. Yüzü garip bir şekilde yeşile dönüyordu. “O, bir sonraki olmayacak,” diye mırıldandı. “Olamaz. Artık bitti. Devam edemez. Neden? Neden?” Ağaca bir yumruk attı. Büyük bir ağaç değildi, Jacob’ tan sadece bir iki metre daha uzundu. Ama yine de, yumrukları altında bazı dallarının kopmasına şaşırmıştım.
Jacob, kırılmış dallara keskin ve korkmuş gözlerle baktı.
“Geri dönmem gerek.” Birden o kadar hızla yürümeye başladı ki, ona yetişmek için koşmam gerekti.
“Sam’e mi gidiyorsun?”
Mırıldanarak uzaklaşmaya başladı.
Onu kamyonetin arkasına kadar takip ettim. “Bekle!” diye seslendim Jacob eve doğru yürürken.
Döndü ve bana baktı, ellerinin titrediğini fark ettim.
“Eve dön, Bella. Artık seninle arkadaşlık edemem.”
Gözyaşlarım tekrar dökülmeye başladı. “Sen… benden ayrılıyor musun?” Kelimeler yanlıştı ama Jake benim yaşadığımız lise aşkından daha fazlasıydı. Kuvvetliydi.
Acı bir kahkaha attı. “Eğer sorun bu olsaydı, ‘Arkadaş kalalım’ derdim. Ama onu bile söyleyemiyorum.”
“Jacob… ama neden? Sam senin başka arkadaşlarının olmasına izin vermiyor mu? Lütfen Jake. Söz vermiştin. Sana ihtiyacım var!” Hayatımda daha önce varolan siyah boşluk tekrar benimle karşıma dikilmişti. Yalnızlık hissi boğazıma takıldı.
“Üzgünüm Bella.” O kadar mesafeliydi ki, sanki ağzından çıkan bu kelimeler ona ait değildi.
Jacob’ın bunları gerçekten de içinden gelerek söylediğine inanamıyordum. Sanki o kızgın gözlerin anlatmak istediği başka bir şeyler vardı ama ben anlayamıyordum.
Belki bu Sam’le bile ilgili değildi. Belki bunun Cullenlar’la da bir alakası yoktu. Belki de kendisini umutsuz bir durumdan çıkartmaya çalışıyordu. Belki onun bunu yapmasına izin vermeliydim, eğer onun için en iyisi bu olacaksa. En doğrusu buydu.
“Üzgünüm… daha önceden… sana hissettiklerimi keşke değiştirebilseydim, Jacob. Buna dayanamam.”
Yüzü artık sinirli değil, can çekişir gibi bakıyordu. Titreyen eli bana uzandı.
“Hayır. Böyle düşünmemelisin Bella, lütfen. Kendini suçlama, bunun senin hatan olduğunu zannetme. Bu sefer bütün suç benim. Sana yemin ediyorum, seninle hiç bir ilgisi yok.
“Senin değil, kesinlikle benim hatam,” diye fısıldadım.
“Gerçekten söylüyorum, Bella. Ben…” sesi duygularını kontrol etmek isterken daha kısık çıkmıştı. “Senin arkadaşın olabilmek için yeterli değilim, ya da başka bir şeyin olmak için. Daha önceki gibi değilim artık. İyi değilim.”
“Ne?” ona baktım, kafam karışmıştı ve şoke olmuştum. “Ne söylemeye çalışıyorsun? Sen benden çok daha iyisin, Jake. Sen iyisin! Sana olmadığını kim söyledi? Sam mi? Bu kötü bir yalan Jacob! Onun sana bunu söylemesine izin verme!”
Jacob’ın yüzü yine sert ve ciddi bir hal aldı. “Kimse bana bir şey söylemedi. Ben ne olduğunu biliyorum.”
“Sen benim arkadaşımsın, sen busun! Jake, sakın!”
Giderek benden uzaklaşıyordu.
“Üzgünüm Bella,” dedi tekrar, bu sefer kırık kırık geliyordu sesi. Döndü ve eve kadar koştu.
Olduğum yerden kıpırdayamıyordum. Küçük eve baktım, dört iri genci ve onlardan daha da iri iki adamı alamayacak kadar küçük gözüküyordu. İçerde hiçbir tepki yoktu. Perdenin kenarında bir kıpırdama olmadı, hiç ses veya hareket gelmedi. Boş gibi duruyordu.
Yağmur çiselemeye başlamıştı. Belki Jacob geri gelir, diye gözümü evden ayıramıyordum. Gelmeliydi.
Yağmur hızlandı ve tabii ki rüzgâr da. Artık damlalar yukardan değil batıdan geliyordu. Okyanustan gelen yosun kokusunu alabiliyordum. Saçlarım yüzüme yapıştı, kirpiklerime takıldı. Bekledim.
En sonunda kapı açıldı ve rahatlamış bir ifadeyle ileriye doğru bir adım attım.
Billy, sandalyesiyle kapıdan çıktı. Arkasında kimseyi göremiyordum.
“Şimdi Charlie aradı, Bella. Ona senin eve gelmek üzere yola çıktığını söyledim.” Gözlerinde küçümser bir ifade vardı.
Yorum yapmadım. Robot gibi arkamı döndüm ve kamyonetime bindim. Camları açık bırakmıştım, koltuklar ıslak ve yapışıktı. Bir önemi yoktu. Zaten sırılsıklamdım.
O kadar kötü değil! O kadar kötü değil! Aklım beni rahatlatmaya çalışıyordu. Doğruydu. O kadar kötü değildi. Dünyanın sonu değildi, bir kez daha değil. Sadece geriye kalan küçük bir bölümün sonuydu. O kadar.
O kadar kötü değil, diye onayladım, sonra ekledim, ama yeteri kadar kötü.
Jake’in içimdeki deliliği iyileştirdiğini, en azından deliği bir şekilde tıkadığını ve canımı acıtmasını engellediğini zannetmiştim. Yanılmıştım. Sadece kendi deliğini açıyordu. Artık bir İsveç peynirine dönmüş gibiydim. Nasıl oluyor da parçalara ayrılmıyordum?
Charlie kapının önünde beni bekliyordu.
“Billy aradı. Jake’le kavga ettiğinizi ve oldukça üzgün olduğunu söyledi,” dedi kapıyı açınca.
Sonra yüzüme baktı. Yüzünde hatırladı bazı şeylerden dolayı korkmuş bir ifade vardı. İçimden, yüzümün nasıl gözüktüğünü anlamaya çalıştım, ne gördüğünü bilmek istiyordum. Yüzüm boş ve soğuktu, bunun ona neyi hatırlattığını fark ettim.
“Tam olarak öyle olmadı,” dedim.
Charlie kollarını bana doladı ve arabadan inmeme yardım etti. Islak kıyafetlerime bir şey demedi.
“O zaman neler oldu?” diye sordu içeriye girdiğimizde. Kanepenin üzerindeki battaniyeyi aldı ve üzerime sardı. Hala titrediğimi fark ettim.
Sesim cansızdı. “Sam Uley, Jacob’ın artık benim arkadaşım olamayacağını söylemiş.”
Charlie bana garip bir bakış attı. “Bunu sana kim söyledi?”
“Jacob,” dedim, aslında tam olarak böyle söylememişti. Ama yine de doğruydu.
Charlie’nin kaşları kalktı. “Gerçekten bu Uley’le ilgili bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Olduğunu biliyorum. Jacob bana ne olduğunu anlatmadı.” Kıyafetlerimden damlayan suların yer muşambasında çıkarttığı sesi duyabiliyordum. “Gidip üzerimi değiştireceğim.”
Charlie düşüncelerinde kaybolmuş gibiydi. “Tamam,” dedi dalgın bir şekilde.
Çok üşümüştüm, ısınmak için bir duş almaya karar verdim ama sıcak suyun, vücut derecemi arttıramayacağını anladım. Vazgeçtiğimde hala üşüyordum. Suyu kapattım. Bir an, aşağıdan Charlie’nin sesinin geldiğini fark ettim. Vücuduma bir havlu sardım ve banyonun kapısını araladım.
Charlie’nin sesi kızgındı.”Buna inanmıyorum. Hiçbir anlam ifade etmiyor.”
Bir sessizlik oldu ve onun hala telefonda olduğunu fark ettim. Bir dakika geçti
“Bunu Bella’nın üzerine atma!” diye bağırdı.
Sıçradım. Tekrar konuştuğunda sesi hala dikkatli ve daha alçak çıkıyordu. “Bella, zaten Jacob’la ikisinin sadece arkadaş olduklarını önceden açıkça belirtmişti…Peki, eğer bu öyleyse neden baştan söylemedin? Hayır Billy, sanırım Bella bu konuda haklı… çünkü ben kızımı tanıyorum, Jacob ilk önce korkmuş – ” sesi yarıda kesildi, tekrar konuşmaya başladığında bağırıyordu.
“Kendi kızımı sandığım kadar iyi tanımıyor muyum? Ne demek istiyorsun!” bir saniye için sustu. Verdiği yanıt o kadar kısık sesliydi ki, duymakta zorlanmıştım. “Eğer ona tekrar hatırlatacağımı zannediyorsan yanılıyorsun. Daha yeni üstesinden geliyordu ve bu da Jacob’ın sayesinde olmuştu. Eğer Jacob’ın bu Sam denen adamla yaptıkları yüzünden kızım depresyona girecekse, Jacob bana bir cevap vermez zorunda kalacak. Sen benim arkadaşımsın Billy, ama bu ailemi incitiyor.”
Billy karşılık verirken başka bir sessizlik oldu.
“O konuda haklısın. Bu çocuklar çizgiyi aştılar ve ne olduğunu öğreneceğim. Bu duruma göz kulak olacağım, bundan emin olabilirsin.” Artık Charlie değildi, Şef Swan’dı.
“Tamam. Evet. Hoşça kal.” Telefonu hızla kapattı.
Parmak uçlarımdan koridordan odama doğru yürüdüm. Charlie sinirle mırıldanıyordu.
Demek Billy beni suçluyordu.
Bugün Jacob’ın söylediği son şeyden sonra hala kendimden korkuyor olmam garipti. Artık inanmıyordum. Karşılıksız tutkudan daha fazlası vardı ve Billy’nin bunu artık iddia etmeyi bırakmasına şaşırmıştım. Ne gibi bir şey saklıyorlarsa, tahmin ettiğimden daha büyüktü. En azından Charlie benim tarafımdaydı.
Pijamalarımı giydim ve yatağa uzandım. Hayat çok acımasız geliyordu. Delikler, artık delikler diyebilirdim çünkü iki taneydi, ağrıyorlardı. Edward’ın bugünkü sesini düşündüm, gerçek bir anı bile bu kadar can acıtamazdı. Uykuya dalıp gözyaşlarım artık yüzümü ıslatmayana kadar sesini düşünüp durdum.
Bu gece yeni bir rüya gördüm. Yağmur yağıyordu ve Jacob yanımda sessizce yürüyordu. Ayaklarım yerde, kuru çakılların üzerinde ses çıkartıyordu. Ama o benim Jacobum değildi, yeni, buruk ve zarif Jacob’tu. Yürüyüşümdeki sağlamlık bana başkasını hatırlattı ve ben ona baktıkça yüz şekli değişmeye başladı. Kızıl kahvemsi teninin rengi süzülüp soluk beyaz bir kemik rengine döndü. Gözleri altın rengine döndü ve sonra kırmızıya ve sonra tekrar altın rengine. Kırpılmış saçları rüzgardan sallandı ve rüzgarın değdiği yerleri bronza dönüştürdü. Ve yüzü o kadar güzelleşti ki, kalbimi paramparça etti. Ona uzandım ama o geriye bir adım attı.. ve sonra Edward yok oldu.
Ne zaman kalktığımdan emin değildim ama ağlamaya başladım, belki de ben uyurken gözyaşlarım akmaya devam etmişti. Karanlık tavana gözlerimi diktim. Gecenin bir yarısı olduğunu hissedebiliyordum. Hala yarı uykuluydum, belki yarıdan da fazla. Gözlerimi kapattım ve rüyasız bir uyku görmek için dua ettim.
Tam o sırada beni uyandıran gürültüyü duydum. Odamın camı keskin bir şeyle kazılıyor gibiydi, sanki tırnak gibi ve ses oldukça yüksekti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://twilighturk.twilight-vampire.com
 
New Moon - Yeni Ay Türkçe Çeviri 11.Bölüm(Tarikat)
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Ok Go-Shooting The Moon
» Moon Ga Young (문가영 )
» yeni smiyle eklemek
» Sailor Moon Müzikleri İçin
» foruma yeni smıleyler

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Twilight FORUM :: Twilight :: Kitaplar :: New Moon - Yeni Ay Kitabı-
Buraya geçin: