~ TwiLighTuRK ~
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Midnight Sun Kitabının 12.bölümü (karışıklık )

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
єηdLєSS Lσωє
єηdLєSS Lσωє


Mesaj Sayısı : 465
Kayıt tarihi : 07/03/10
Yaş : 24

MesajKonu: Midnight Sun Kitabının 12.bölümü (karışıklık )   Ptsi Mart 08, 2010 4:20 am

Bella’yla sessizce Biyoloji sınıfına yürüdük. O sırada kendimi yanımdaki kıza, gerçek ve somut olana, Alice’in yalancı, anlamsız görüşlerini kafamdan uzak tutacak herhangi bir şeye odaklamaya çalışıyordum.
Kaldırımda Trigonometri sınıfından bir çocukla bir ödevi tartışan Angela Weber’in önünden geçtik. Yine hayal kırıklığı bekleyerek düşüncelerini dikkatsizce taradım; ama bu sefer arzulu anlamlarıyla şaşırdım.
Ah, Angela’nın istediği bir şey vardı. Maalesef, kolaylıkla hediye paketi yapılamazdı.
Angela’nın umutsuz sevgisiyle, bir anlığına garip şekilde rahatlamıştım. Onun asla bilmeyeceği bir yakınlık duygusu beni sardı ve o saniyede, bu iyi insan kızıyla aynı noktadaydım.
Trajik bir aşk hikayesi yaşayan tek kişinin ben olmadığımı görmek garip şekilde avutucuydu. Kalp kırıklığı her yerdeydi.
Takip eden saniyede, aniden sinirlenmiştim, çünkü Angela’nın hikayesi trajik olmak zorunda değildi. O insandı, karşısındaki insandı ve kafasında aşılamaz gözüken farklılık saçmaydı, benim durumumla karşılaştırıldığında tamamen saçmaydı. Kırık kalbinin bir nedeni yoktu. İstediğiyle olmamasına hiçbir geçerli sebep yokken ne kadar gereksiz bir üzüntü yaşıyordu. Niye istediğine sahip olmasın ki? Niye bu hikayenin mutlu bir sonu olmasın?
Ona bir hediye vermek istiyordum… Pekala, ona istediğini verecektim. İnsan doğasıyla ilgili bildiklerimle, muhtemelen zor bile olmayacaktı. Sevgisinin öznesinin, yanında duran çocuğun hislerini taradım. İsteksiz görünmüyordu, sadece Angela’yla aynı zorluk yüzünden engellenmişti. Umutsuz ve kaderine boyun eğmiş, onun gibi.
Yapmam gereken tek şey fikri aşılamaktı…
Plan kolaylıkla hazırlandı, senaryo çabalamama gerek kalmadan kendini yazdı. Emmett’ın yardımına ihtiyacım olacaktı – asıl zorluk ona bunu kabul ettirmekti. İnsan doğasını idare etmek vampir doğasını idare etmekten çok daha kolaydı.
Çözümümde, Angela’ya hediyemden memnun kalmıştım. Dikkatimi kendi problemlerimden uzaklaştırmak için iyiydi. Benimki de böyle kolay çözülemeyeceğine göre.
Bella ile yerlerimize oturduğumuzda ruh halim biraz iyileşti. Belki daha olumlu olmalıydım. Belki Angela’nın açık çözümünün farkında olmaması gibi, bir yerlerde gözümden kaçan bir çözüm vardı bizim için. Pek mümkün değil… ama niye umutsuzlukla vakit harcamalıydı ki? Konu Bella olunca boşa harcayacak zamanım yoktu. Her saniye önemliydi.
Bay Banner eski bir televizyon getiriyordu. Özel olarak ilgilenmediği bir bölümü – genetik bozukluklar – önümüzdeki üç gün boyunca bir film göstererek geçecekti. Lorenzo’s Oil pek eğlenceli değildi; ama bu odadaki heyecanı durdurmadı. Notlar yok, test materyalleri yok. Üç boş gün. İnsanlar havalara uçmuştu.
Benim için fark etmezdi. Bella’dan başka hiçbir şeye dikkat etmeyi düşünmüyordum.
Bugün kendime nefes almak için yer bırakmak amacıyla sandalyemi onunkinden uzaklaştırmadım. Onun yerine, normal bir insanın oturacağı kadar yakın oturdum. Arabadakinden daha yakın, vücudumun sol tarafının onun teninden gelen sıcaklıkla kaplanmasına yetecek kadar.
Bu garip bir deneyimdi, hem keyif hem de gerginlik vericiydi; ama bunu bir masada karşısında oturmaya tercih ederdim. Alıştığımdan fazlaydı; ama anında anladım ki yeterli değildi. Tatmin olmamıştım. Ona bu kadar yakın olmak sadece daha da yakınlaşmak istememe neden oluyordu. Çekim, yaklaştıkça güçleniyordu.
Onu tehlike mıknatısı olmakla suçlamıştım. Şu anda, bu kelimenin tam anlamıyla gerçek gibiydi. Ben tehlikeydim ve kendime ona yaklaşmak için izin verdiğim her santim ile, çekimi kuvvetleniyordu.
Ve sonra Bay Banner ışıkları kapattı.
Işıksızlığın gözlerim için çok az şey ifade ettiği düşünülürse bunun böyle farklılık yaratması garipti. Hala önceki kadar kusursuz görebiliyordum. Odanın her ayrıntısı netti.
O zaman bana göre karanlık olmayan bu karanlıktaki ani elektrik şoku niyeydi? Böyle net görebilen tek kişi olduğumu bildiğim için miydi? Benim ve Bella’nın diğerlerine görünmez olduğumuzu bildiğim için? Sanki yalnızmışız gibi, sadece ikimiz, karanlık odada saklanmış, birbirimize çok yakın otururken…
Elim iznim olmaksızın ona doğru hareket etti. Sadece eline dokunmak için, onu karanlıkta tutmak için. Bu çok dehşet verici bir hata mı olurdu? Eğer tenim onu rahatsız ederse sadece elini çekerdi…
Onları anında geri çektim, kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturdum ve ellerimi sıktım. Hata yapmak yok. Kendime hiç hata yapmayacağıma dair söz vermiştim, ne kadar küçük görünürlerse görünsünler. Eğer elini tutarsam, sadece daha fazlasını isterdim – başka bir önemsiz dokunuş, ona doğru başka bir hareket. Bunu hissedebiliyordum. İçimde yeni bir arzu büyüyor, öz kontrolümü ezmeye çalışıyordu.
Hata yapmak yok.
Bella kollarını güvenle göğsünde kavuşturdu ve ellerini yumruk yaptı, tıpkı benim gibi.
Ne düşünüyorsun? Sözleri ona fısıldamak için ölüyordum; ama oda o kadar sessizdi ki fısıltı bile duyulabilirdi.
Film başladı ve karanlığı sadece biraz aydınlattı. Bella bana bir bakış attı. Vücudumu tuttuğum katı pozisyonu – onunki gibi – fark etti ve gülümsedi. Dudakları hafifçe ayrıldı ve gözleri samimi davetlerle dolu gibi göründü.
Ya da belki, görmek istediğimi görüyordum.
Ben de ona gülümsedim; soluğu kesildi ve hızla gözlerini kaçırdı.
Bu daha da kötü hale getirdi. Düşüncelerini bilmiyordum; ama aniden daha önce haklı olduğuma, ona dokunmamı istediğine emindim. Benim gibi, bu tehlikeli arzuyu o da hissediyordu.
Vücudu ile vücudum arasında, elektrik vızıldamaya başladı.
Bir saat boyunca hareket etmedi, benim gibi o da katı, kontrollü pozisyonunu tuttu. Arada sırada bana baktı ve o anlarda vızıldayan akım beni ani bir şokla sarstı.
Ders geçti – yavaşça; ama yine de yeterince yavaşça değil. Bu çok yeniydi, onunla birlikte günlerce böyle oturabilirdim, sadece hissi tamamen yaşamak için.
Dakikalar ilerler, mantık, ben ona dokunmayı haklı çıkarmaya çalıştığım sırada, arzuyla savaşırken kendimle farklı farklı bir düzine tartışma yaşadım.
Sonunda, Bay Banner ışıkları tekrar açtı.
Parlak florasan ışığında, odadaki hava normale döndü. Bella iç çekti ve gerindi, parmaklarını esnetti. O pozisyonda uzun süre kalmak onun için mutlaka zor olmalıydı. Benim için daha kolaydı – hareketsizlik doğaldı.
Yüzündeki rahatlamış ifadeye güldüm. “Eh, bu ilginçti.”
“Hmm.” diye mırıldandı açıkça neyden bahsettiğimi anlayarak; ama yorum yapmayarak. Şu anda ne düşündüğünü bilmek için neler vermezdim.
İç çektim. Dilemek hiçbir işe yaramazdı.
“Gidelim mi?” diye sordum kalkarak.
Yüzünü buruşturdu ve sallanarak ayağa kalktı, elleri düşmekten korkuyormuş gibi dışa dönüktü.
Ona elimi verebilirdim ya da o eli dirseğinin altına koyup – sadece hafifçe – dengesini sağlamasına yarım edebilirdim. Şüphesiz bu o kadar da dehşet verici bir kural ihlali olmazdı…
Hata yapmak yok.
Spor salonuna yürürken çok sessizdi. Kaşları arasındaki kıvrım oradaydı, derin derin düşündüğünün bir işareti. Ben de düşüncelere dalmıştım.
Tenine bir dokunuş onu incitmez, diye iddia etti bencil tarafım.
Elimdeki basıncı kolaylıkla hafifletebilirdim. Kendimi sıkı kontrol edebilirsem çok zor değildi. Dokunma duyum insanlarınkinden daha gelişmişti; kristal kupaları hiçbirini kırmadan atıp tutabilir, bir sabun köpüğünü patlatmadan okşayabilirdim. Sıkı kontrol altında olduğum sürece…
Bella bir sabun köpüğü gibiydi – narin ve kısa ömürlü. Geçici.
Onun hayatındaki varlığımı ne kadar süre haklı çıkarabilecektim? Ne kadar vaktim vardı? Şimdiki gibi bir şansım olacak mıydı, bu an gibi, bu saniye gibi? Her zaman erişebileceğim bir yerde olmayacaktı…
Bella spor salonunun kapısında yüzünü bana döndü ve gözleri ifadem üzerine büyüdü. Konuşmadı. Gözlerindeki yansımadan kendime baktım ve içimdeki çatışmayı gördüm. Daha iyi olan yanım tartışmayı kaybettiğinde yüzümün değişimini izledim.
Elim ben bilinçli bir emir vermeksizin kalktı. En ince camdan yapılmış gibi, bir köpük kadar narinmiş gibi, parmaklarım elmacık kemiklerini örten deriyi okşadı. Dokunuşumun altında ısındı ve saydam teninin altında kan akışının hızlandığını hissettim.
Yeter, diye emrettim, elim kendini yüzünün yanına biçimlendirmek için yanıp tutuşmasına rağmen. Yeter.
Elimi geri çekmek, kendimi ona doğru daha da yaklaşmaktan alıkoymak çok zordu. Bir anda binlerce farklı ihtimal kafamın içinde belirdi – ona dokunmanın binlerce farklı yolu. Parmak ucumla dudaklarının şeklini izlemek, avucumu çenesinin altına yerleştirmek, saçındaki tokayı çıkarıp elime doğru dökülmesine izin vermek, kollarımı beline dolamak, onu vücudumun önünde tutmak…
Yeter.
Kendimi dönmek için, ondan uzaklaşmak için zorladım. Vücudum katı bir şekilde hareket etti – isteksizce.
Hızla yürürken – ayartıdan neredeyse koşarak kaçarken – zihnimin onu izlemek için kalmasına izin verdim. Mike Newton’ın düşüncelerini yakaladım – en seslileriydi – Bella’nın gözleri odağını kaybetmiş ve yanakları kırmızı halde onu fark etmeden yanından geçişini izliyordu. Öfkeyle baktı ve ismim kafasında hakaretlerle karıştı; kendimi hafifçe sırıtmaktan alıkoyamadım.
Elim sızlıyordu. Esnetip yumruk yaptım; ama acısızca batmaya devam etti.
Hayır, onu incitmemiştim – ama ona dokunmak yine de bir hataydı.
Ateş gibiydi – boğazımdaki susatıcı yangın bütün vücuduma yayılmış gibi.
Bir daha ona yakın olduğumda, kendimi ona dokunmaktan tekrar alıkoyabilecek miydim? Ve ona bir kere dokunduğumda, orada durabilecek miydim?
Daha fazla hata yapmak yok. Bu kadar. Anının tadını çıkar Edward, dedim kendime ümitsizce, ve ellerini kendine sakla. Ya bu, ya da kendimi gitmeye zorlamam gerekecekti… bir şekilde, çünkü hata yapmakta ısrar edersem, onun yanında kalmak için kendime izin veremezdim.
Derin bir nefes aldım ve düşüncelerimi düzenlemeye çalıştım.
Emmett beni İngilizce binasının dışında yakaladı.
“Selam Edward.” Daha iyi görünüyor. Garip; ama daha iyi. Mutlu.
“Selam Em.” Mutlu mu görünüyordum? Sanırım, kafamdaki karmaşaya rağmen, öyle hissediyordum.
Çeneni kapatsan iyi olur çocuk. Rosalie dilini koparmak istiyor.
İç çektim. “Seni onunla uğraşmak zorunda bıraktığım için özür dilerim. Bana kızgın mısın?”
“Hayır. Rose atlatır. Önünde sonunda olacaktı zaten.” Alice’in gördükleriyle…
Alice’in görüşleri şu anda düşünmek istediğim şey değildi. Dişlerim birbirine kenetlenerek önüme baktım.
Dikkat dağıtıcı bir şeyler için aranırken, Ben Cheney’nin önümüzdeki İspanyolca sınıfına girdiğini gördüm. Ah – işte Angela Weber’e hediyesini vermek için şansım.
Durdum ve Emmett’ın kolunu yakaladım. “Bir saniye dur.”
Ne oldu?
“Hak etmediğimi biliyordum; ama yine de benim için bir iyilik yapar mısın?”
“Ne?” diye sordu merakla.
Fısıldayarak – ve ne kadar sesli konuşulurlarsa konuşulsunlar insanların duyamayacağı kadar hızla – ona isteğimi açıkladım.
Bitirdiğimde bana boş bir ifadeyle baktı, düşünceleri de yüzü kadar boştu.
“Yani?” dedim. “Bana yardım edecek misin?”
Cevap vermesi bir dakika aldı. “Ama, niye?”
“Hadi ama, Emmett. Niye olmasın?”
Sen kimsin ve kardeşime ne yaptın?
“Okulun hep aynı olduğundan şikayet eden sen değil miydin? Bu farklı bir şey, değil mi? Bir deney olarak düşün – insan doğası üzerine bir deney.”
Boyun eğmeden önce bana bir süre daha baktı. “Pekala, bu farklı, haklısın… Tamam, iyi.” Emmett homurdandı ve sonra omuz silkti. “Sana yardım edeceğim.”
Ona sırıttım, şimdi işin içinde o da olduğu için daha hevesliydim. Rosalie bir dertti; ama ona her zaman Emmett’ı seçtiği için borçlu olacaktım. Kimsenin benden daha iyi bir erkek kardeşi yoktu.
Emmett’ın pratik yapmaya ihtiyacı yoktu. Sınıfa yürürken ona repliklerini fısıldadım.
Ben çoktan arkamdaki sırasına yerleşmişti, teslim etmek için ödevini toparlıyordu. Emmett ile oturduk ve aynı şeyi yaptık. Sınıf henüz sessiz değildi; bastırılmış konuşmaların mırıltısı Bayan Goff dikkatlerini isteyene kadar devam ederdi. Şu anda acele etmiyordu, son dersin kısa sınavlarını değerlendiriyordu.
“Ee,” dedi Emmett, sesi gerekenden daha yüksek olarak – eğer gerçekten sadece bana konuşuyor olsaydı. “Angela Weber’e çıkma teklif ettin mi?”
Arkamdaki kağıt hışırtıları, Ben donakaldığında ve dikkati anında bizim konuşmamıza çekildiğinde, aniden durdu.
Angela? Angela hakkında mı konuşuyorlar?
İyi. Dikkatini çekmiştim.
“Hayır.” dedim başımı açık bir pişmanlıkla yavaşça sallayarak.
“Niye?” dedi Emmett doğaçlama yaparak. “Tavuk musun?”
Yüzümü buruşturdum. “Hayır. Onun başka biriyle ilgilendiğini duydum.”
Edward Cullen Angela’ya çıkma mı teklif edecekti? Ama… Hayır. Bundan hiç hoşlanmadım. Onu, Angela’nın yakınında görmek istemiyorum. O… onun için doğru değil. Güvenli… değil.
Cesareti, koruyucu içgüdüyü beklemiyordum. Kıskançlık üzerinden çalışıyordum; ama her ne işlerse…
“Bunun seni durdurmasına izin mi vereceksin?” diye sordu Emmett hakaret edercesine, tekrar doğaçlama yaparak. “Rekabete yok musun?”
Ona öfkeyle baktım; ama bana verdiği şeyi kullandım. “Bak, sanırım o Ben denen çocuktan gerçekten hoşlanıyor. Onu ikna etmeye çalışmayacağım. Başka kızlar da var.”
Arkamdaki sandalyedeki tepki gergindi.
“Kim?” diye sordu Emmett, senaryoya dönerek.
“Labaratuvar partnerim Cheney soyadlı biri olduğunu söyledi. Kim olduğundan emin değilim.”
Gülümsememi engelledim. Sadece mağrur Cullen’lar bu küçük okuldaki herkesi tanımıyor gibi yapıp inandırıcı olabilirdi.
“Edward.” diye mırıldandı Emmett daha alçak bir sesle, çocuğa doğru gözlerini devirerek. “Tam arkanda.” dedi ağız hareketleriyle, öyle kadar açıktı ki o insan rahatlıkla okuyabilirdi.
“Ah.” diye mırıldandım.
Sandalyemi döndürdüm ve arkamdaki çocuğa bir bakış attım. Bir saniyeliğine, gözlüklerin arkasındaki siyah gözler korku doluydu; ama sonra açıkça aşağılayıcı değerlendirmemden gücenerek dar omuzlarını dikleştirdi. Çenesi kasıldı ve altın-kahverengi teni öfkeyle kızardı.
“Hah.” dedim kibirle Emmett’e dönerken.
Benden daha iyi olduğunu düşünüyor; ama Angela öyle düşünmüyor. Ona göstereceğim…
Mükemmel.
“Dansa Yorkie’yle gideceğini söylememiş miydin ama?” diye sordu Emmett.
“Bu bir grup kararıydı belli ki.” Ben’in bundan emin olmasını istiyordum. “Angela utangaç bir kız. Eğer B–eh, eğer bir oğlanın ona çıkma teklif edecek cesareti yoksa, o da ona asla sormaz.”
“Sen utangaç kızları seviyorsun.” dedi Emmett, doğaçlamaya dönerek. Sessiz kızları. Hmmm, bilmiyorum… Belki Bella Swan?
Ona sırıttım. “Kesinlikle.” Sonra rolüme geri döndüm. “Belki Angela beklemekten bıkmıştır. Belki ona baloya beraber gitmeyi teklif ederim.”
Hayır, etmeyeceksin, diye düşündü Ben sandalyesinde doğrularak. Ne var o benden uzunsa? Eğer o önemsemiyorsa, ben de önemsemem. O bu okuldaki en iyi, en zeki, en güzel kız… ve o beni istiyor.
Bu Ben’i sevmiştim. Parlak ve iyi niyetli gözüküyordu. Belki de Angela gibi bir kıza layıktı.
Bayan Goff sınıfı selamlarken, sıranın altından Emmett’e doğru başparmağımı kaldırdım.
Tamam, itiraf etmeliyim – bu biraz eğlenceliydi. diye düşündü.
Bir aşk hikayesini mutlu sona bağlamaktan memnun olarak kendi kendime gülümsedim. Ben’in takip edeceğinden ve bu imzasız hediyemin Angela’ya ulaşacağından emindim.
Bu insanlar altı inç uzunluğun mutluluklarını etkilemesine izin vererek ne kadar da aptalca davranıyorlardı…
Başarım beni iyi bir ruh haline soktu. Yerime yerleşir ve eğlenmeye hazırlanırken tekrar gülümsedim. Sonuçta, Bella’nın öğle yemeğinde söylediği gibi, onu Beden dersinde hiç görmemiştim.
Mike’ın düşünceleri spor salonunun etrafındaki çağıltıda bulunması en kolay olanıydı. Son birkaç haftada zihni tanıdıklaşmıştı. İç çekerek kendimi onu dinlemeye verdim. En azından dikkatini Bella’ya vereceğinden emin olabilirdim.
Tam ona badminton eşi olmayı önerirken yetiştim; bunu söylerken diğer ortaklıkları kafasından geçti. Gülümsemem soldu, dişlerim birbirine kenetlendi ve kendime Mike Newton’ı öldürmenin hoşgörülebilir bir seçenek olmadığını hatırlatmam gerekti.
“Teşekkürler Mike – bunu yapmak zorunda değilsin, biliyorsun.”
“Endişelenme, yolundan uzak tutarım.”
Birbirlerine sırıttılar ve sayısız kazalar – her zaman bir şekilde Bella’ya bağlı – Mike’ın kafasında belirdi.
Bella raketini sanki bir çeşit silahmış gibi temkinle tutar ve kortun gerisinde duraklarken Mike başta tek başına oynadı. Sonra Koç Clapp oraya geldi ve Mike’a Bella’nın oynamasına izin vermesini söyledi.
Eyvah, diye düşündü Mike, Bella iç çekip raketini garip bir açıyla tutarak ileri yürüdüğünde.
Jennifer Ford kuşu düşünceleri kendini beğenmiş hale gelirken direkt olarak Bella’ya gönderdi. Mike Bella’nın raketini hedefinin çok uzağında sallayarak sendelediğini gördü ve atışı kazanmak için atıldı.
Bella’nın raketinin yörüngesini korkuyla izledim. Elbette, gergin fileye çarptı ve tekrar ona doğru gelip alnına indi, ardından çınlayan bir küt sesiyle Mike’ın koluna çarptı.
Of. Of. Ah. Bu iz bırakacak.
Bella alnını ovuyordu. İncindiğini bile bile oturduğum yerde kalmak zordu; ama ne yapabilirdim, eğer orada olsaydım? Ve ciddi gibi görünmüyordu… İzleyerek durakladım. Eğer tekrar denemeye çalışma gibi bir niyeti varsa, onu dersten çıkarmak için bir bahane bulmam gerekecekti.
Koç güldü. “Kusura bakma Newton.” Bu kız gördüğüm en uğursuz kişi. Diğerlerinin başına sarmamalı…
Bella eski izleyici rolüne geri dönebilsin diye kasten arkasını döndü ve başka bir oyun izlemeye gitti.
Of, diye düşündü Mike tekrar kolunu ovarak. Bella’ya döndü. “İyi misin?”
“Evet, sen?” dedi mehcup bir şekilde kızararak.
“Sanırım sorun yok.” Mızmız gibi görünmek istemiyorum; ama acıyor!
Mike kolunu döndürdü ve irkildi.
“Ben burada bekleyeceğim.” dedi Bella yüzünde acıdan çok utanç ve üzüntüyle. Belki en kötüsü Mike’a olmuştu. Kesinlike durumun bu olmasını umuyordum. En azından Bella artık oynamıyordu. Raketini arkasında çok dikkatle tutuyordu, gözleri vicdan azabıyla büyümüştü… Kahkahamı öksürükle gizlemek zorunda kaldım.
Bu kadar komik olan ne? Emmett öğrenmek istedi.
“Sonra anlatırım.” diye mırıldandım.
Bella tekrar oyuna girmedi. Koç onu görmezden geldi ve Mike’ın tek başına oynamasına izin verdi.
Sınavı dersin sonunda çabucak bitirdim ve Bayan Goff erken çıkmama izin verdi. Kampuste yürürken Mike’ı dikkatle dinliyordum. Bella’yla benimle ilgili konuşmaya karar vermişti.
Jessica çıktıklarına yemin ediyor. Niye? Niye Bella’yı seçmek zorundaydı?
Mike buradaki asıl olağanüstülüğü anlamamıştı – onun beni seçtiğini.
“Ee.”
“Ne ee’si?”
“Sen ve Cullen, ha?” Sen ve ucube. Sanırım, eğer zengin biri senin için bu kadar önemliyse…
Aşağılayıcı sanısına dişlerimi gıcırdattım.
“Seni ilgilendirmez Mike.”
Savunmacı. O zaman doğru. Kahretsin. “Bundan hoşlanmıyorum.”
“Hoşlanmak zorunda değilsin.” diye çıkıştı.
Niye onun nasıl bir sirk şovu olduğunu göremiyor? Diğerleri gibi. Ona bakışı. İzlerken beni ürpertiyor. “Sana sanki… sanki yiyecek bir şeymişsin gibi bakıyor.”
Korkuyla sinerek cevabını bekledim.
Yüzü parlak kırmızıya dönüştü ve dudaklarını nefesini tutuyormuş gibi birbirine bastırdı. Sonra aniden, dudaklarının arasından bir gülüş çıktı.
Şimdi de bana gülüyor. Harika.
Mike döndü, düşünceleri aksi şekilde üzerini değişmek için soyunma odasına girdi.
Spor salonunun duvarına yaslandım ve kendimi toparlamaya çalıştım.
Nasıl olurdu da Mike’ın suçlamasına gülebilirdi – tam isabetti, öyle ki, Forks’un her şeyin farkına varmaya başladığını düşünmüştüm… Niye onu öldürebileceğim fikrine gülmüştü, bunun tamamen doğru olduğunu bile bile? Burada mizah neredeydi?
Onun sorunu neydi?
Hastalıklı bir mizah anlayışı mı vardı? Bu karakteriyle uyuşmuyordu; ama nasıl emin olabilirdim? Ya da belki uçarı melekle ilgili hayalim bir açıdan doğruydu, hiç korku hissi olmaması konusunda. Cesur – kelime buydu. Başkaları aptal diyebilirdi; ama ben onun ne kadar zeki olduğunu biliyordum. Ancak sebebi her ne olursa olsun, bu korkusuzluk ya da çarpık mizah anlayışı onun için iyi değildi. Onu daima tehlikeye atan bu garip yoksunluk muydu? Belki de bana burada her zaman ihtiyacı olurdu…
Ruh halim düzelmeye başlamıştı.
Eğer kendimi disipline sokabilir, güvenli hale getirebilirsem, o zaman belki de onunla kalmam doğru olurdu.
Spor salonunun kapılarından yürüdüğünde, omuzları katıydı ve alt dudağı yine dişlerinin arasındaydı – bir sıkıntı işareti. Ancak gözleri benimkilerle buluştuğu anda, katı omuzları rahatladı ve geniş bir gülümseme yüzüne yayıldı. Bu garip şekilde huzurlu bir ifadeydi. Tereddüt etmeden yanıma geldi, vücudunun sıcaklığı bana bir medcezir dalgası gibi çarpana kadar durmadı.
“Selam.” diye fısıldadı.
O anda hissettiğim mutluluk, yine, eşsizdi.
“Merhaba.” dedim ve sonra – çünkü ruh halim aniden öyle düzelmişti ki onunla alay etmemeye direnemedim – ekledim, “Beden dersi nasıldı?”
Gülümsemesi bocaladı. “İyi.”
Kötü bir yalancıydı.
“Gerçekten mi?” diye sordum, üzerine gitmek üzereydim – başıyla ilgili hala endişeliydim; acı çekiyor muydu? – ama Mike Newton’ın düşünceleri o kadar yüksek sesliydi ki konsantrasyonumu bozdu.
Ondan nefret ediyorum. Keşke ölse. Umarım o gösterişli arabasını bir uçurumdan aşağı sürer. Niye onu yalnız bırakamıyor? Kendi türüyle ilgilensin – ucubelerle.
“Ne?” diye sordu Bella.
Gözlerim tekrar yüzüne odaklandı. Mike’ın geri giden sırtına ve sonra tekrar bana baktı.
“Newton sinirlerimi bozuyor.” diyerek itiraf ettim.
Ağzı açıldı ve gülümsemesi yok oldu. Belalı son saatini izleme gücümün olduğunu unutmuş ya da kullanmadığımı ummuş olmalıydı. “Tekrar dinlemiyordun?”
“Başın nasıl?”
“İnanılmazsın!” dedi dişlerinin arasından ve sonra arkasını dönüp sinirle park yerine doğru ilerledi. Teni koyu kırmızı renge büründü – utanmıştı.
Sinirinin çabuk geçeceğini umarak adımlarımı ona uydurdum. Genellikle beni çabuk affederdi.
“Seni Beden’de daha önce hiç görmediğimden bahseden sendin.” diye açıkladım. “Meraklandım.”
Cevap vermedi; kaşları birleşti.
Arabama giden yolun erkek öğrencilerden oluşan bir kalabalık tarafından kesildiğini görünce aniden durdu.
Acaba bu şeyle ne kadar hızlandılar…
Şu SMG vites pedallarına bak. Bunları dergiler dışında hiç görmemiştim…
Güzel ızgaralar…
Keşke öylece duran altmış bin dolarım olsa…
İşte bu Rosalie’nin arabasını sadece kasaba dışında kullanmasının daha iyi olmasının nedeniydi.
Kalabalık ve hevesli oğlanların arasından arabama doğru yol açtım; bir saniye tereddüt ettikten sonra Bella beni takip etti.
“Gösterişli.” diye mırıldandım içeri girerken.
“Ne tür bir araba bu?”
“Bir M3”
Suratını astı. “Arabala dilinden anlamıyorum.”
“Bir BMW” Gözlerimi devirdim ve sonra birilerini ezmeden çıkmaya odaklandım. Yolumdan çıkmak istemeyen birkaç çocukla göz göze gelmek zorunda kaldım. Bakşımla yarım saniyelik buluşma onları ikna etmeye yetmiş gibi göründü.
“Hala sinirli misin?” diye sordum ona. Hoşnutsuzluk bildiren bakışı rahatlamıştı.
“Kesinlikle,” dedi sertçe.
İç çektim. Belki konuyu hiç açmamalıydım. Ah peki. Sanırım özür dilemeyi deneyebilirdim. “Eğer özür dilersem beni affeder misin?”
Bir süre düşündü. “Belki… eğer gerçekten kastedersen,” diye karar verdi. “Ve bir daha yapmamaya söz verirsen.”
Ona yalan söylemeyecektim ve bunu kabul etmemin imkanı yoktu. Belki ona başka bir değiş tokuş önerirsem.
“Peki ya kastedersem ve bu cumartesi senin sürmene izin verirsem?” Bu düşünceye içimden irkildim.
Kaşlarının arasındaki kıvrım yeni pazarlığı kafasında tartarken tekrar geri geldi. “Anlaştık.” dedi bir süre düşündükten sonra.
Özrüme gelince… Daha önce Bella’yı özellikle büyülemeyi hiç denememiştim; ama şimdi iyi bir zaman gibi görünüyordu. Doğru yapıp yapmadığımı merak ederek gözlerine derin derin baktım. En inandırıcı tonumu kullandım.
“O zaman, seni üzdüğüm için çok üzgünüm.”
Kalp atışının sesi yükseldi ve ritmi aniden kesik kesik hale geldi. Gözleri büyüdü, biraz sersemlemiş göründü.
Yarım gülümsedim. Doğru yapmışım gibi gözüküyordu. Tabii ki, ben de onun gözlerinden uzağa bakmakta zorluk yaşıyordum. Eşit büyülenme. Yolu ezbere bilmem iyi bir şeydi.
“Ve cumartesi sabahı erkenden kapında olacağım.” diye ekledim.
Gözlerini hızla kırpıştırdı, kafasını sanki boşaltmak istermiş gibi salladı. “Iı,” dedi, “eğer yolda açıklanamaz bir Volvo belirirse Charlie konusunda yardımcı olmaz.”
Ah, beni hala ne kadar az tanıyordu. “Arabayla gelmeye niyetim yok.”
“Nasıl–” diye sormaya başladı.
Onu böldüm. Cevaplamak kanıt olmadan zor olacaktı ve şimdi zamanı değildi. “Merak etme. Orada olacağım, arabasız.”
Başını yana eğdi, bir saniyeliğine cevap için bastıracak gibi gözüktü; ama sonra fikrini değiştirmiş göründü.
“’Sonra’ oldu mu?” diye sordu bugün kafetaryadaki bitmemiş diyalogumuzu hatırlatarak; zor bir soruyu sadece daha da zoru için bırakmıştı.
“Sanırım oldu.” diye kabul ettim isteksizce.
Evinin önüne park ettim, nasıl açıklayacağımı düşünürken gerildim… canavar yanımı çok belli etmeden, onu tekrar korkutmadan. Yoksa bu yanlış mıydı? Karanlığımı az göstermek?
Öğle yemeğinde takındığı kibarca ilgili maskeyle bekledi. Eğer daha az gergin olsaydım, mantıksız sakinliği beni güldürürdü.
“Hala niye beni avlanırken göremeceğini mi merak ediyorsun?” diye sordum.
“Eh, çoğunlukla tepkini merak ediyordum.” dedi.
“Seni korkuttum mu?” diye sordum yalanlayacağından emin olarak.
“Hayır.”
Gülmemeye çalıştım ve başaramadım. “Seni korkuttuğum için özür dilerim.” Sonra gülümsemem silindi. “Sadece senin orada olman fikri… biz avlanırken.”
“Kötü mü olur?”
İç görüntü çok fazlaydı – Bella, boş karanlıkta çok savunmasız; ben, kontrolden çıkmış halde… Kafamdan atmaya çalıştım. “Fazlasıyla.”
“Çünkü…?”
Derin bir nefes alıp bir anlığına yakıcı susuzluğa odaklandım. Onu hissettim, idare ettim, üzerindeki hakimiyetimi kanıtladım. Beni bir daha asla kontrol edemeyecekti – bunun doğru olmasını istedim. Onun için güvenli olacaktım. Onun kokusuyla karşılaştığımda kararlılığımın bir fark yaratacağına inanmayı dileyerek görmeksizin gelen bulutlara baktım.
“Avlanırken… kendimizi duyularımıza veririz.” dedim ona her sözcük üzerine düşünerek. “Mantığımızı daha az kullanırız. Özellikle koku duyumuza. Eğer sen, kontrolümü kaybettiğimde yakınlarda olursan…”
O zaman şüphesiz olacakların – olabileceklerin değil, olacakların – düşüncesinin ıstırabıyla kafamı salladım.
Kalp atışındaki zıplamayı dinledim ve sonra huzursuzca gözlerini okumak için döndüm.
Bella’nın yüzü sakin, gözleri ciddiydi. Dudakları endişe olduğunu tahmin ettiğim bir duyguyla büzülmüştü; ama neyin endişesi? Kendi güvenliği? Yoksa benim ıstırabım? Belirsiz ifadesini kesin bir şekilde anlayabilmek için ona bakmaya devam ettim.
O da bana baktı. Bir süre sonra gözleri büyüdü ve ışık değişmediği halde gözbebekleri genişledi.
Nefes alıp verişim hızlandı, sessiz araba aniden vızıldıyor gibiydi, tıpkı bu öğleden sonra karanlık Biyoloji sınıfında olduğu gibi. Nabız gibi atan akım yine aramızda yarıştı ve kısa bir süre için, ona dokunma arzum susuzluğumun isteklerinden bile daha güçlüydü.
Çarpan elektrik tekrar bir nabzım varmış gibi hissetmemi sağladı. Vücudumun onunla şakıyordu. Sanki insanmışım gibi. Dünyadaki her şeyden çok, dudaklarının sıcaklığını benimkilerde hissetmek istedim. Bir saniyeliğine o gücü, o kontrolü bulabilmek için çaresizce çabaladım, ağzımı onun tenine o kadar yaklaştırabilmek için…
Düzensizce bir nefes aldı ve ancak o zaman daha hızlı soluk almaya başladığımı ve onun nefes almayı tamamen kestiğini fark ettim.
Aramızdaki bağı koparmaya çalışarak gözlerimi kapattım.
Daha fazla hata yok.
Bella’nın varlığı binlerce narin dengeleli kimyasal işleme bağlıydı, hepsi çok kolay bozulabilirdi. Akciğerlerinin ritmik çalışması, oksijen akışı onun için hayat ya da ölümdü. Narin kalbinin titrek temposu durdurulabilirdi, pek çok aptal kaza ya da hastalık ya da… benim tarafımdan.
Ailemin hiçbir ferdinin bir geri dönüş şansı önerildiğinde tereddüt edeceğine inanmıyordum – eğer ölümsüzlüğü tekrar ölümlülüğe değişebilirse. Hepimiz bunun için ateşin içinde dururduk. Gerekirse günlerce ya da yüzyıllarca yanardık.
Türümüzün çoğu ölümsüzlüğü her şeyin ötesinde bir hediye olarak görürdü. Bunun için yalvaran insanlar bile vardı, onlara hediyelerin en karanlığını verebilecek kişileri bulmak için karanlık yerleri arayanlar…
Biz değil. Benim ailem değil. Biz insan olabilmek için her şeyi verirdik.
Ama hiçbirimiz bir geri dönüş yolu için şu anda benim olduğum kadar çaresiz olmamıştı.
Ön camdaki mikroskobik oyuklara baktım, sanki camın içinde saklı bir çözüm varmış gibi. Elektrik gitmemişti ve ellerimi direksiyonda tutmak için odaklanmam gerekiyordu
Elim ona dokunduğum yerden tekrar acısız olarak iğnelenmeye başladı.
“Bella, bence artık içeri girmelisin.”
Yorum yapmadan uydu, arabandan çıktı ve arkasından kapıyı kapattı. Felaket potansiyelini benim hissettiğim netlikle hissetmiş miydi?
Gitmek onu incitmiş miydi, gitmesine izin vermenin beni incittiği kadar? Tek avuntum onu kısa zaman içinde tekrar görecek olmamdı. Onun beni göreceğinden daha kısa süre içinde. Gülümsedim ve onunla bir kere daha konuşmak için pencereyi indirdim – vücudunun sıcaklığı arabanın dışındayken daha güvenliydi.
Ne istediğimi görmek için döndü, meraklıydı.
Hala meraklıydı, bugün çok fazla soru sormuş olmasına rağmen. Kendi merakım hiçbir şekilde tatmin olmamıştı; sorularını cevaplamak sadece benim sırlarımı ele vermişti – tahminlerim dışında ondan çok az şey almıştım. Bu adil değildi.
“Ah, Bella?”
“Evet?”
“Yarın sıra bende.”
Alnı kırıştı. “Ne sırası?”
“Soruları sorma sırası.” Yarın, görgü tanıklarıyla dolu, daha güvenli bir yerdeyken kendi cevaplarımı alacaktım. Arabanın dışında bile elektriğin yansıması havada vınladı. Ben de dışarı çıkmak istedim, yanında durabilmek için bir bahane olarak onu kapıya kadar geçirmek…
Daha fazla hata yapmak yok. Gaza bastım ve arkamda kaybolduğunda iç çektim. Her zaman ya Bella’ya doğru ya da Bella’dan uzağa kaçıyor gibi görünüyordum, hiçbir zaman olduğum yerde kalmıyordum. Eğer biraz huzur bulacaksak kendimi biyerlerde tutmanın bir yolunu bulmak zorundaydım.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://twilighturk.twilight-vampire.com
 
Midnight Sun Kitabının 12.bölümü (karışıklık )
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» " Av Kitabı : Neferet " Tanıtım Videosu
» yanmış kitabının devamı "SON"
» Supernatural kitapları artık Türkiye'de
» KURANIN İNDİRİLİŞ NEDENLERİ
» Tanzimat'tan Bugüne Uzanan Türk Edebiyatı'nın Dönemleri

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Twilight FORUM :: Twilight :: Kitaplar :: Midnight Sun - Geceyarısı Güneşi Kitabı-
Buraya geçin: