~ TwiLighTuRK ~
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Twilight / Alacakaranlık Neden Yılın En İyi Filmiymiş?

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
єηdLєSS Lσωє
єηdLєSS Lσωє


Mesaj Sayısı : 465
Kayıt tarihi : 07/03/10
Yaş : 23

MesajKonu: Twilight / Alacakaranlık Neden Yılın En İyi Filmiymiş?   Ptsi Mart 08, 2010 12:03 pm

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


Sinema yazarlarından Ters Ninja için 2009′un En İyi 20 Yabancı Filmi listesi hazırlamalarını rica etmiş ve bunları yayınlamıştık hatırlarsanız. Bir iki tercih beni şaşırtmıştı ama filmleri etüd etme becerisini takdir ettiğim Kerem Akça�nın listesinin 1 numarasında Twilight / Alacakaranlık filminin yer alması beni tam anlamıyla afallatmıştı. Dayanamadım, kendisine neden böyle düşündüğünü sordum. Sağolsun, daha önce Sinema.com�da yayınlanan ve filme 10 üzerinden neden 10 verdiğini açıkladığı yazısını paylaştı benimle. Şimdi ben de sizinle paylaşıyorum.

�Alacakaranlık�: Vampir filmi evrim geçirdi!

Bir roman uyarlaması olan yapıt, vampir alt türünün şu ana kadar verdiği sayılı başyapıttan biri. Gençlik filmi ile vampir filmini iç içe geçirip tür kırması bir iskelet kurarken, akıl almaz zekilikte detaylarla devrimci bir film modeli dokuyor. 80�lerin �Karanlık Bastığında�sı (�Near Dark�, 1987), 90�ların �Bıçağın İki Yüzü�sü (�Blade�, 1998) varsa 2000�lerin de �Alacakaranlık�ı olacak, orası kesin!

Bazı alt türler evrim geçirmeye müsaittir. Hatta her 10 senede bir, yeni bir şekle girmeyi dahi ihmal etmezler. Ancak bazıları da öylesine geleneksel kalıplara sahiptirler ki asla postmodernize edilemezler. Oldukları yerde kaldıkları gibi, zamanla da �yenilik�lerini yitirip geriye doğru gitmeye başlarlar. Örneğin biyografi 40 senedir ilk kez geçen yıl �Beni Orada Arama� (�I�m Not There.�, 2007) ile yenilendi. Vampir türü ise, bu ilk sözünü ettiğimiz her şekle girebilen alt türlerden biri. Bu doğrultuda da sürekli bir yenilenme hareketi içinde. Ancak genelde bu radikal filmler, ilk piyasaya çıktığı zamanlar tukaka edildikten 10-20 sene sonra �vay be neler yapmış film!� gibi düşüncelere yol açıyor. İşte �Alacakaranlık� da talihi öyle olan filmlerden�

Vampir filmi, 80�lerden beri yenileniyor



Öncelikle bütün korku türlerinin bukalemun gibi şekilden şekile sokulabildiklerini, bu sebeple de ilgi çekici olduklarını belirtelim. Bu bağlamda hayalet, slasher, gotik, şeytan ve daha nice alt tür de �yenilikçi filmler� ile onurlandırılıyor zamanı geldiğinde. Vampir alt türü ise belki bunların içinde en gelenekseli. Çünkü vampir mitinin temelinde aristokrasi var. O da ancak 17.-18. yüzyılda aktif olan bir sosyal sınıf. Yani aristokrasinin temsili olan Dracula karakteriyle ya da vampir prototipini taşlamaya yönelik motiflerle yürüyor alt tür. Ayna, tabut, sarımsak ve haç; inançsız ve sadece geceleri sokağa çıkan yozlaşmış aristokratları temsil ediyor. Kont Dracula karakteri, 19. yüzyılda şatosunda yaşayan bir aristokrat olarak çizilirken, sanayi devrimi öncesinde dünyanın içinde bulunduğu durumun da bir portresini çıkarıyor. Daha doğrusu sinemanın ilk döneminde çıkarıyordu. Zira 80�lere gelindiğinde alt tür evrim geçirdi.

O dönemde, sinemadaki postmodern ve tür kırması eğilimlerin katkısıyla; �Açlık� (�The Hunger�, 1983) ve �Karanlık Bastığında� çekildi. İkisi de alt kültüre yani hippielerin arasına uyarlıyordu vampir filmini. Kısacası aristokrasinin yerini, sokakta yaşayan ve maddi sorunları olan insanlar alıyordu. �Karanlık Bastığında�nın western-vampir kırması bir yapı kurmasıysa, görsel anlamda da postmodern yapılar sunan bu iki filmin arasından sıyrılmasına yarıyordu. Yani alt tür o �gotik� arka planını tamamen geride bırakarak sıfırdan inşa ediliyordu. 90�ların sonunda ise �Bıçağın İki Yüzü� sayesinde vampir miti çizgi roman dünyasının içine girdi. Kahraman karakterinin; �vampir avcısı� kavramının içine sokulması ve vampir-insan melezi olması, türe aksiyonu soktu. Tabii bunu takiben iyi-kötü arasındaki belirgin çizgi de, 80�lerde ufak çaplı bir çalkalanma yaşadıktan sonra 90�larda, yüzde yüz anlamda yıkılıyordu. Zira artık �vampir vampire karşı� mantığının üzerine gidiliyordu. 2000�lerde �Karanlıklar Ülkesi� (�Underworld�) alt türü kurtadam alt türüyle buluşturup yeni bir ivmeye sokarken, 2008 tarihli �Alacakaranlık� ise yepyeni bir postmodern iskelet kuruyor.

Alt türün mihenk taşlarından biri!



Böylece alt türün sinema tarihindeki milatlarından biri oluyor. Sözünü ettiğimiz filmler gibi önce önemsenmedikten sonra zirve yapması ise kuvvetle muhtemel. Çünkü klasikleşen ve sinema tarihinde belli bir rol oynayan çoğu filmin kaderi bu. Farklı bir şey yaparken risk alıp seyirciyi yabancılaştırdıkları için göze batmak. �Alacakaranlık�ın bu dezavantajı arkasına alırken esas amacı, vampir alt türünü gençlik filmi ile birleştirmek. Tabii bunu yaparken de �dönem filmi�ni, �canavar filmi�ni (ki vampirler sinemanın ilk zamanlarında canavar olarak görülüyordu) ya da �gotik alt türü�nü tepetaklak etmek. Yani burada gördüğümüz 19. yüzyıl coğrafyasının okul hayatına uyarlanmış hali. Her şey tanıdık olduğu gibi bir o kadar da yabancılaştırıcı ve farklı. Filmin yarattığı yenilikçi deneyim ve postmodern hareket de buradan kaynaklanıyor zaten.

�Onüç� (�Thirteen�, 2003) ile takdirimizi toplayan Catherine Hardwicke, her ne kadar sonraki filmlerinde de �mavi ton�u öne çıkaran estetize görsel yapılar kurmayı sürdürse de dramatik anlamda bu görünümün arkasını dolduramamıştı. Ancak yine de 5 yıl önce �Onüç�te normalde 16 yaşına uyarlanan �ergenlik öyküsü�nü 13�üne gelmiş bir karakter üzerinden cesur ve sert bir söylemle anlatması hala aklımızdan gitmedi. Sonraki dönemde �gençlerin öyküleri�ni anlatmayı sürdüren yönetmen, burada aynı eğilimini devam ettiriyor temelde. Ancak bu sefer arka planını yenilikçi bir romana dayadığı için alt türde çığır açma başarısını gösteriyor. Tabii bunda kendisinin de yönetmenlik anlamında katkısı büyük. Zira eğitim sistemindeki tekelleşmeyi vurgulayan renk skalasının yanına; akıcı bir kurgu ekleyerek tempoyu yüseltmeyi, çarpık açılar kullanarak ise geriltmeyi ihmal etmiyor Hardwicke. Yani yönetmeni bundan sonra �iyi projeler�le gelen �kaliteli filmler�de veya �kötü projeler�le gelen �zayıf filmler�de görme şansımız yüksek. Ancak şimdilik sinema külliyatına bir başyapıt yazdırmış durumda.


Gençlik filmi ile vampir filmini iç içe geçiriyor

Öncelikle yapıt, belli ki bugüne kadar vampir alt türünde yapılmış şeylerin her detayına hakim. Bu doğrultuda da �Nosferatu�dan (1922) �Karanlık Ülkesi�ne kadar uzanan süreçte izlediğimiz alt tür örneklerindeki her türlü detayı bir potada eritip yenilikçi bir çözüm üretiyor. Bunun için ise ilk olarak Rian Johnson�ın �Asi Gençlik�te (�Brick�, 2005) kara film ile gençlik filmini birleştirdiği gibi gençlik filmi ile vampir filmini iç içe sokmayı tercih ediyor. Tabii 2000�lerde tür kırmaları sıradanlaştığı için, filmin devrimci yeri tartışılabilir. Fakat buradaki durum tamamen vampir alt türünü yenilemek ile alakalı olduğundan, bu konuda sıkıntı çekmiyor Hardwicke.

17 yaşında bir kız olan Bella�nın (�güzel� anlamına gelen ismi bile manalı) (Kirsten Stewart), yeni geldiği okulun en yakışıklı çocuğuna aşık olmasını, klişeleşmiş motifleri de es geçmeyerek anlatıyor film görünüşte. Ancak bu klişelerin tamamını kullanırken okul atmosferini de gri bulutlarla sarıyor. Çünkü vampirler güneş olunca dışarı çıkamıyorlar. Bu sebeple de okul ortamı zaman zaman X-Men serisindeki mutant yetiştiren okulu andırdığı gibi, aslında güneşsiz ve soluk haliyle de bir yabancılaşma hissi yaratıyor. Yani alışık olduğu gibi bir �gençlik gözlemi� yapıyor burada yönetmen.

Okul hayatında Cullin ailesinin, adeta eğitim sistemindeki sınıfsal farkları temsil edercesine uzaklarda takılması ve bir bakışla etrafı yıkabilmeleri �mecazi olarak- ise aristokrasi-proletarya çatışmasının bir alegorisi aslında. Zira o beyaz benizleriyle diğer insanlardan farklılaşan vampirler, sürekli herkesten uzaktalar ve yabancılaşmaya araç oluyorlar. Kimse de onlara yaklaşamıyor. Ancak yine de onların ne olduklarını bir süre bilmiyoruz. Biz türü yakından takip edenler olarak tahmin edebilsek de� Evleri ise şehrin dışında. Bu sebeple de aslında �Ferris Bueller�la Bir Gün�de (�Ferris Bueller�s Day Off�, 1986) Ferris�in babasının evini hatırlatıyor bizlere. Ama aslında vampir filmlerindeki şatolara tekabül ediyor. Çünkü buradaki dünyanın kurallarına göre herkes kasabanın içinde yaşıyor. O ev ise o bölgenin taşrasında kurulmuş bir motif. Yani filmin özüne baktığımızda gençlik filmlerinde tanık olduğumuz şeyleri, vampir filmlerinin iskeletinin içine yerleştirdiğini görebiliyoruz.

Bu füzyonun içine kurtadam filmi de dahi oluyor



Ana karakterimiz Bella yine okulun en yakışıklı çocuğu Edward Cullin�e aşık olurken, bir taraftan da en iyi arkadaşı Jacob�la sadece �yakın arkadaşlık� ilişkisi kuruyor. Öyle ki Bella, kendisine aşık olan Jacob�ı asla bir sevgili olarak görmüyor. Bu klişe aşk üçgenin içinde ise �ciddiye alınmayan yakın arkadaş Jacob� kurtadamları temsil eden bir karakter olarak konumlandırılıyor. Yani sınıfsal ayrım, kurtadamların bildiğimiz gibi ormanda doğup yaşadıklarına odaklı. Öyle ki kurtadamlar burada denize yakın yerlerde doğanın temsili olarak yaşarken, vampirler ormanın sıkıştırdığı bir bölgede istihdam ediyorlar. Böylece şehir-köy ayrımındaki kadar net çizgiler çizilmiş alt metinlerde.

Zaten filmin arka planındaki hikayeye baktığımızda da vampirler-kurtadamlar arasındaki kavgada bir muzakereye varıldığını ve vampirlerin doğa tarafına yaklaşamadıklarını görüyoruz. Yani anlaşmalarla yürüyen bir Orta Çağ sistemi kurulmuş durumda burada. Kurtadamlarla vampirlerin yaşadığı evren fikri ise �Karanlıklar Ülkesi�ndeki mantığın bir devamı aslında. Orada yeraltında yaşayan kurtadamlarla saraylarda ikamet eden vampirlerin yerini burada alt sınıf-üst sınıf farkı alıyor. Film de zaten bu mantık ışığında vampirlerin yaşadığı kurmaca bir evren kuruyor. Belki de yeni bir film modeli yaratmasının esas yolunu da bu eğilim açıyor Hardwicke�in. Buna istinaden mavi-gri arasında gidip gelen renk skalasını da zekice kullandığını söyleyebiliriz.


Korku tarihini iyi etüd edip postmodern yapısının yararına kullanmış



Tabii hikayenin gidişatındaki bu zengin-fakir ayrımının yanı sıra, filmin �vampir� kavramı konusunda da sınıf atladığını söyleyebiliriz. Öyle ki ev motifiyle korkutan (ki burada ev, saraydan doğanın içindeki 2 katlı eve dönüşmüş) vampir olgusundan doğaüstü güçlere sahip vampir olgusuna varan süreçte kahramanlık mantığı da değişmişti. �Alacakaranlık�ın bu konuda vampir mitine kattıkları ise oldukça yenilikçi. Zira buradaki vampirlerin ölümsüz olmaları �genç kalmaları� ile bağdaştırılmış. Halbuki vampir mitinden bizim daha önce bildiğimiz ya da beynimize kazınan, bu karakterlerin orta yaşın üstünde oldukları. Bu genç kalma durumunu takiben de vampir karakterlerin sürekli bir okuldan mezun olduklarını öğreniyoruz. Uzun lafın kısası burada merkezdeki vampirlerin çoğunluğu 20-25 yaşlarında. Tabii onların yaratıcısı olarak konumlandırılan Carlisle�ın 40 yaşlarında olması da dikkat çekici. Ki o da ölü bedenlerden vampir çıkartma gücüne sahip bir doktor olarak sunuluyor. Bu yönüyle de belli ki Doktor Caligari ve Doktor Frankenstein�dan beslenerek yaratılmış. Yani buradaki vampir olgusunun temelinde tam olarak �Dracula� yok. Aksine Bram Stoker�ın kitabı biraz değerlendirme dışı bırakılarak yeni bir şeylerin peşine düşülmüş, aynen Neil Jordan�ın ne kadar başarılı olduğu tartışılsa da �Vampirle Görüşme�de (�Interview With The Vampire�, 1994) Lestat adlı vampirin hikayesini sinemalaştırdığı gibi�
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://twilighturk.twilight-vampire.com
 
Twilight / Alacakaranlık Neden Yılın En İyi Filmiymiş?
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Alacakaranlık-Twilight
» bilinmeyenler !!!!
» Twilighttan çıkarılmış sahneler
» Türk Alacakaranlık
» Alacakaranlık Bu Akşam!

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Twilight FORUM :: Twilight Haberleri, Oyuncuların Haberleri , New Moon Son Gelişmeler :: Haberler-
Buraya geçin: